<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011</id><updated>2011-12-31T15:54:30.516+02:00</updated><title type='text'>İSLAM VE SOSYALİZM</title><subtitle type='html'>"Kendilerine, "Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!" denildiğinde, hakikati inkara şartlanmış olanlar, inananlara, "Rabb[iniz] dileseydi [Kendisinin] besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!" derler." Yasin Suresi, 47. ayet</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>12</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-6956373803348107529</id><published>2009-12-13T04:00:00.005+02:00</published><updated>2009-12-13T04:46:20.421+02:00</updated><title type='text'>Mülkiyet hırsızlıktır ve dahi haramdır...</title><content type='html'>Kur'an'ın tedrici bir dili olduğu malumdur. En tipik örneği ise içkinin yasaklandığı ayetlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;Nahl 67: Ve hurma ağaçlarının ve asmaların ürününden hem sarhoş edici içkiler, hem de güzel, temiz rızıklar elde edersiniz: işte bunda da, aklını kullanan kimseler için bir ders vardır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;Bakara: 219: Sana, sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunları hakkında sorarlar. De ki: “Onların her ikisinde de hem büyük bir kötülük hem de insanlar için bazı yararlar vardır; ancak yol açtıkları kötülük, sağladıkları yarardan daha büyüktür.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;Nisa 43: Siz ey imana ermiş olanlar! Sarhoş iken namaz kılmaya kalkışmayın, ne dediğinizi bilinceye kadar (bekleyin);.......&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;Maide 90: Siz ey imana ermiş olanlar! Sarhoşluk veren şeyler, şans oyunları, putperestçe uygulamalar ve gelecek hakkında kehanette bulunmak, Şeytan işi iğrenç kötülüklerden başka bir şey değillerdir: O halde onlardan kaçının ki mutluluğa eresiniz!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;Maide 91: Şeytan, sarhoşluk verici şeyler ve şans oyunları ile sadece aranıza düşmanlık ve nefret sokmaya ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymaya çalışır. O halde, (artık) vazgeçmeyecek misiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna benzer başka örnekler de verilebilir; kadınlara tanınan miras hakkı ki hiç yoktu, kadınların şahitliği ki şahitlik yapamazlardı ve köleliğin kaldırılmasına yönelik olarak hemen her konuda köle azad etmeyi tavsiye ve birçok yanlışın bedeli olarak öncelikle köle azadını emretme gibi... Allah içki gibi daha kişisel şeyleri tedricen yasakladığı gibi, toplumsal değişime yol açacak birçok şeyi de başlatacak ilk adımları atmayı emretmiştir. Ki insanoğlu, kendi gelişimiyle birlikte ve Kur'an'ın mantığı muvacehesinde bu değişimleri mükemmele doğru götürsün. Yani köleliğin (klasik anlamıyla esir/alınıp satılan köle değil, aynı zamanda Allah'tan başkasına kul olmamak anlamında da) kalktığı bir toplum , kadınların ve erkeklerin tüm haklara ve özgürlüklere beraberce sahip olduğu bir toplum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir soru; Kur'an'da bu kadar çok ve bu kadar şiddetli olarak eleştirilen "mal biriktirme, servet yığma, malına güvenme/tapma, yetim/öksüz ve muhtacı horlama/yardımcı olmama" ayetleri varken ve sözkonusu ayetler neredeyse cehennem tasvirlerinin hemen hepsinin temelini teşkil ederken ve aksine "mülk allahındır, dünya hayatı bir oyundur" benzeri ayetler de varken MÜLKİYET'in temel/değiştirilemez/doğuştan bir HAK olduğu nasıl iddia edilebilir? Daha doğrusu, bu iddiayı nasıl Kur'an'a dayandırabilir bir insan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin bu ayetler, daha doğrusu Kur'an'ın mal ve mülke yaklaşımı (Kur'an mantığı) mülkiyetin ortadan kalktığı ve insanların paylaştıkları bir topluma giden yolu işaret etmesin? Bu sürece doğru gitmemizi de Kur'an'ın tedrici olarak önerdiğini iddia edemez miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur'an'ın bütününde bu kadar ağır eleştirilen başka birşey var mı? Eğer küfr, şirk, zulm ve fitne denirse, dikkatlice bakıldığında bu kelimelerin geçtiği ayetlerin ya bizatihi içinde ya da afakında/enfusunda, mal/mülk/müstekbirlik bağlantıları görülebilir. Yani şirk/zulm ve müstekbirliğin yerildiği her yerde muhakkak (mal, mülk ve hukukta) adaletsizlik suçlaması da yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam edeceğiz inşallah...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-6956373803348107529?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/6956373803348107529/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=6956373803348107529&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/6956373803348107529'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/6956373803348107529'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2009/12/mulkiyet-hrszlktr-ve-dahi-haramdr.html' title='Mülkiyet hırsızlıktır ve dahi haramdır...'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-4141434371920684664</id><published>2007-05-30T01:12:00.001+03:00</published><updated>2007-05-30T10:49:40.355+03:00</updated><title type='text'>İslam Kapitalizmin Ahlaklısı mıdır?</title><content type='html'>Din ve iktisat/ekonomi, netameli bir konu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle bu İslam ve iktisat olduğunda daha da netameli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadar yazılan, çizilen, söylenen şeyler (Sezai Karakoç'un İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü hariç) kapitalizmin -teknik olarak söylemek gerekirse içinden haram işlemler ve işlerin ayıklanarak (faiz, kredi, hileli satış, reklam vs.- müslümanlaştırılmasından başka birşey değildir. (İslam ve sosyalizm ilişkisi üzerine söylenen ve yazılanlara daha sonra göz atacağız)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam'ı kapitalizmin ahlaklısı ya da ahlaklı kapitalizm yapan görüşlerin mantığını, argümanlarını, dayandığı ayet ve hadisleri değerlendirmeden önce bizce Kur'an-ı Kerim insan ile mal/mülk/para/servet arasındaki ilişkiler konusunda neler söylüyor, neler öneriyor bir bakalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bazı ayetleri artarda sıralayarak bakalım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Al-i İmran 14&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tevbe 34&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Siz ey imana erişenler! Bilin ki, hahamların, rahiplerin çoğu, insanların mallarını, haksızcasına yiyip yutuyor ve [onları] Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, (işte) onlara [sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tevbe 35&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu [toplanıp saklanan altının, gümüşün] cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının damgalanacağı Gün, [bu günahkârlara]: “İşte, kendiniz için topladığınız hazineler!” denecek, “Şimdi tadın bakalım, sarılıp sakladığınız hazinelerin [başınıza açtığı belanın] tadını!”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 1&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hâ-Mîm.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 2&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;DÜŞÜN özünde apaçık olan ve hakikati bütün açıklığıyla ortaya seren bu ilahî fermanı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 3&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;onu, düşünüp kavrayabilmeniz için Arapça bir hitabe yaptık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 4&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ve o, katımızda bulunan bütün vahiylerin kaynağında[n çıkmış]tır; o, gerçekten yücedir, hikmet doludur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 5&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[SİZ EY hakikati inkâr edenler!] Kendi kişiliğinizi harcayan insanlar olduğunuzu göre göre bu hatırlatma ve uyarıyı sizden tamamen geri mi çekelim?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 6&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Eski zamanların halkına ne kadar da çok peygamber gönderdik!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 7&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ama onlara hiçbir peygamber gelmedi ki O'nunla alay etmiş olmasınlar;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 8&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[sonunda] şimdikilerden daha kudretli [oldukları halde] onları silip yok ettik: ve o eski toplumlar geçmişten bir iz, bir hatıra oldular.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 9&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İşte böyle, şayet onlara da “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorarsan hiç tereddüt etmeden “Kudret Sahibi Olan, Her Şeyi Bilen [Allah]tır” cevabını verecekler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 10&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yeri sizin için bir beşik yapan ve üzerinde [geçiminizi kazanma] yolları var eden O’dur; umulur ki doğru yolu (seçer ve onu) izlersiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 11&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;O'dur gökten gerekli miktarda suyu tekrar tekrar indiren: işte, Biz [nasıl] onunla ölü toprağa hayat veriyorsak, siz de böyle [öldükten sonra] yeniden sahneye çıkarılacaksınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 12&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ve O bütün karşıtları (da) yaratandır. O'dur bütün gemileri ve hayvanları binmeniz için sizin hizmetinize veren;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 13&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;böyle yapar ki onlara hükmedesiniz 1 ve ne zaman onlardan yararlanırsanız Rabbinizin nimetlerini hatırlayıp “[Bütün] bunları bizim hizmetimize veren O ne yücedir, çünkü [O olmasaydı] biz bunu elde edemezdik;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 14&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;o halde biz mutlaka O'na döneceğiz!” diyesiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 32&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Rabbinin rahmetini yoksa onlar mı bölüştürüyorlar? [Hayır, nasıl ki] bu dünyada geçim araçlarını onlar arasında bölüştüren ve onların bazısını başkalarına yardım etmeleri için diğerlerinin üstüne çıkaran Biziz; [aynı şekilde, dilediğimize manevî bağışlarda bulunan da Biziz]: Rabbinin bu rahmeti, onların yığabilecekleri bütün [dünyevî servetler]den daha hayırlıdır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 33&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Eğer [sınırsız zenginliklerin önlerine serilmesiyle] bütün insanlar tek bir [şeytanî] toplum haline gelmeyecek olsaydı, [şimdi] Rahmân'ı inkar edenlerin evlerini gümüşten çatılar ve tırmanacakları [gümüşten] merdivenler ile donatırdık;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 34&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ve evlerine [gümüş] kapılar, üzerinde yatıp uzanacakları [gümüş] yataklar,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 35&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ve [sınırsız ölçüde] altın… (Zuhruf isminin öncelikli anlamı “altın”dır) Ama bunların tümü, bu dünya hayatının [gelip geçici] zevklerinden başka bir şey değildir; hâlbuki Allah'a karşı sorumluluk duyanları öteki dünya[da] Rableri katında [mutluluk] bekler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 36&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Rahmân'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere [kalıcı] bir şeytanî dürtü yerleştiririz. (Lâfzen, “Biz başına bir şeytan sararız ve bu, onun öteki kişiliği (karîn) olur”)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 37&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu [şeytanî dürtüler] böylelerini [hakikat] yolundan alıkoyar ve bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 38&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ama sonunda [bu şekilde günaha batmış olan] kişi, [Hesap Günü] önümüze geldiği zaman, [öteki kişiliğine,] “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar bir mesafe olsaydı!” diyecektir; şu öteki kişilik ne kadar da kötüymüş!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zuhruf 39&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;O Gün bu[nu öğrenmeniz] size bir fayda sağlamaz, çünkü siz [birlikte] günah işlediniz, şimdi [de] azabınızı birbirinizle paylaşın. (Yukarıdaki ayet, daha geniş anlamda bütün kötü fiillerin, ne zaman ve nerede işlenmiş olurlarsa olsunlar, bir tek zincirin halkaları olduğunu ve bir kötülüğün zorunlu olarak başka bir kötülüğe yol açtığını gösterir)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kasas 76&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[İMDİ,] Hesap Günü'nde bu duruma düşmek istemeyenler bilsinler ki şu ünlü Kârûn da Musa'nın kavmindendi ve kendini büyük görüp onlara zulmediyordu; çünkü Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki, sadece anahtarlarını (Mefâtih ismi hem “anahtar” anlamına gelen miftah veya miftâh kelimesinin hem de “kilit altındaki şey” yani, “mal stoku” ya da “hazine sandığı” anlamına gelen meftah kelimesinin çoğuludur ki, ayetteki anlam akışına uygun düşen de bu son kelimedir) taşımak bile bir manga adama, hatta daha fazlasına zor gelirdi. Soydaşları ona: “[Servetinden ötürü] böyle böbürlenme, çünkü Allah böbürlenenleri sevmez!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kasas 77&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Öyleyse, Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda [iyi bir yer tutmanın] yolunu ara; (Lâfzen, hayırlı, erdemli amaçlarla harcayarak) bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de [başkalarına] öyle iyilikte bulun ve sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma: çünkü şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez!” dedikleri zaman,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kasas 78&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[Kârûn, onlara:] “Bu [servet] bendeki bilgi sayesinde bana verildi!” (Lâfzen, “Benim kendi tecrübelerimin, akıllı ve iş bilir tutumumun ve bu yoldaki yeteneklerimin bir sonucu olarak”) diye karşılık verdi. Oysa Allah'ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve ondan daha fazla servet toplamış nicelerini [kendilerini büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden] yok ettiğini bilmiyor muydu (sanki)? Ama şu var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara (artık) günahlarından sual olunmaz!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mearic 15&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ama hayır! [Onu bekleyen] tek şey alev saçan bir ateştir,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mearic 16&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;derisini kavuran (bir ateş)!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mearic 17&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;O, [iyiye ve doğruya] sırtını dönenleri ve [hakikatten] uzaklaşanları kendine çeker,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mearic 18&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ve [servet] biriktirip, [onu öteki insanların elinden] alanları.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 1&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;HİÇ bütün bir ahlakî değerler sistemini (Din'i) yalanlayan [birini] tasavvur edebilir misin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 2&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İşte böyle biridir, yetimi itip kakan,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 3&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 4&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 5&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 6&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;onlar ki niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Maun 7&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ve üstelik onlar, [insanlara] en ufak bir yardımı bile reddederler!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yasin 47&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kendilerine, “Allah'ın size verdiği rızktan başkaları için harcayın!” denildiğinde (Enfeka fiili (lafzen, “harcadı”), Kur’an terminolojisinde, sebebi ne olursa olsun, başkaları adına, yahut başkasının iyiliği için harcama yapmayı ifade eder. Bu “başkası için harcama”nın ahlakî önemi Kur’an'da sıkça vurgulanmakta ve “arındırıcı yükümlülükler”i yahut daha geniş anlamıyla, “karşılıksız yardımlar”ı ifade eden zekât kavramında somutlaşmış bulunmaktadır), hakikati inkâra şartlanmış olanlar, inananlara, “Rabb[iniz] dileseydi [Kendisinin] besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!” derler.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-4141434371920684664?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/4141434371920684664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=4141434371920684664&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/4141434371920684664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/4141434371920684664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/05/islam-kapitalizmin-ahlakls-mdr_30.html' title='İslam Kapitalizmin Ahlaklısı mıdır?'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-3855374005664126129</id><published>2007-01-20T21:27:00.000+02:00</published><updated>2007-01-20T21:33:06.569+02:00</updated><title type='text'>Peygamberimiz neden “zengin” değildi?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_CMZneGjbBBU/RbJuYP-I_8I/AAAAAAAAAA0/2v8_dPc9NQI/s1600-h/aslan1111.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_CMZneGjbBBU/RbJuYP-I_8I/AAAAAAAAAA0/2v8_dPc9NQI/s320/aslan1111.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5022197897354608578" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Evet, günümüz kiriterlerine göre Hz. Muhammed “zengin” olamadığı için hayatta başarısız birisi olarak görülmek durumundadır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Günümüz dünyasının kriterlerine göre bakacak olursak Hz. Muhammed (s.a.v) “başarısız” birisidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Çünkü 23 yıl süren “kariyer” hayatının sonunda “beş parasız” bir yoksuldur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bu mantığa göre o, hayattaki fırsatları iyi takip edememiş, “köşeyi dönmek” için önüne konan fırsatları değerlendirememiş, aklını iyi kullanıp durumunu düzeltememiştir. Çoluğuna çocuğuna zengin ve refah dolu bir hayat yaşatamamıştır. Eğer akıllı birisi olsaydı, toprak evde oturmaz, kapısına gelen süt annesi için bile karısından para isteyecek duruma düşmezdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Evet, günümüz kiriterlerine göre Hz. Muhammed “zengin” olamadığı için hayatta başarısız birisi olarak görülmek durumundadır! Öyle ya, toprak evde oturuyor, çardaklı evi (villası) yok, katı yok, yatı yok; bunun neresi özenilecek, örnek alınacak bir hayattır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Öyle mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Zenginlik bu mu acaba?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Tam tersi, Hz. Peygamber çok zengin birisiydi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hem de akla hayale sığmayacak kadar büyük servetlerin sahibiydi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ama nasıl? Bu, zenginlikten ne anladığınıza bağlı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Görüyoruz ki o, “bilinçli bir tercihle” mal mülk zenginliğini seçmedi. Elinde imkanı olmasına, fırsatlar önüne serilmesine rağmen böyle bir yolu tercih etmedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Neden?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Çünkü Kur’an’da, daha ilk Müddesir suresinde böylesi bir talimat almıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Keza herkesin bir solukta okuyup geçtiği “inna ateyna” diye bilinen Kevser suresinde, mala mülke sahip olmadığı halde zaten “çok zengin” olduğu ve daha da olacağı beyan edilmişti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yurdum insanı, Kur’an’ı teberrüken okumayı, ölülerin arkasından okuyup üfürmeyi bırakıp, düşüne düşüne (tertil ile) bir okumaya başlasa, bunun böyle olduğunu görecek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bakın nasıl?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Sen ey yalnızlığa bürünen!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Kalk ve uyanışı başlat!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Haykır: Allahuekber!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Güzel ahlâkı kuşan!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Kötülüğe bulaşma!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Servet yığma hayallerine kapılma!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger!” (Müddesir; 74/1-7)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ayette geçen ve “Servet yığma hayallerine kapılma” diye çevirdiğimiz “ve la temnun testeksir” ibaresine dikkat ediniz. La temnun, temenni etme, hayale kapılma (umniye) demektir. Testeksir de kevser veya tekasür ile aynı kökten olup zenginlik, çoğaltma, biriktirme, yığma demektir. Tekasür suresinde de bu anlamdadır;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş… “ (Tekasür; 102/1-2)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Tekâsür burada mal, makam ve şan-şöhret çokluğu ile övünmek demektir. Araplar karşılıklı zenginlik ve şan şöhret yarışını ifade için tekâsüra’l-qavmu tekâsüran derlerdi; tabir buradan gelmektedir (Razi).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bu durumda daha ilk inen ayetlerden olan ve vahyin 11. talimatı manasına gelen Müddesir 7. ayette şunlar denmek istenmiş oluyor: “Çoğalma (istiksâr) temenni etme”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yani: Yapacaklarını getiri beklentisiyle yapma. İyiliği yay ve yaşa ama iyilikten geçinen, onu para, makam, mevki elde etmenin aracı olarak görenlerden olma. Yaptığın peygamberlikten dolayı maddî karşılık bekleme. Senin ecrin Allah’tandır. Allah’ın peygamberi olmanın getireceği ayrıcalığı, zengin olmak için atlama tahtası olarak kullanma. Din baronları gibi ayet alıp ayet satma. Din istismarcılığından uzak dur! Sadece Allah rızası için, sırf iyilik için çalış. Peygamberliği kazanç temin edilen bir meslek olarak görme. Allah’ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin verme. Şu Kâbe’deki tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşiyi yık! Bir zamanlar İsa da mabede girerek masaları sandalyeleri din adamlarının başına çalmış ve “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu!” diye haykırmıştı… Çünkü Allah’ın evi kazanç kapısı değildir. Din sektör, vahiy meta, peygamber pazarlamacı, sana inananlar da müşterin değildir! Bunlar üzerine kurulmuş her örgütlü dini yapıyı dağıtmak senin en temel görevlerin arasındadır. Din yalnızca ve sadece Allah’a has kılınmalı, vicdanın ve merhametin “yalın sesi” olarak kalmalıdır…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Talimat, tabiî ki Hz. Peygamber yapacağından verilmiyor. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mesajı var burada; ey din tacirleri, din baronları, ayet alıp ayet satanlar, din üzerinden, Allah, kitap, peygamber diye diye servet yığanlar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İkra suresindeki beş ayetten sonra indiği sanılan ve nuzül sırasına göre peygambere inen vahyin 11. ayeti (talimatı) olan bu ayette ne deniyor, iyi okuyun. Eğer ayetleri teberrüken okuyup sağa solu üfürüp durmaktan vaktiniz varsa…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bakın Kevser suresinde de ne deniyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Biz sana bol nimetler verdik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Şu halde Rabbine yönel ve saldırılara göğüs ger.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan; hiç kuşkusuz.” (Kevser; 108/1-3).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;KEVSER: Sözlükte [KSR] kökü mastar olarak “Çok olmak, çoğalmak” demektir. Malı çok olmak, zengin olmak, maddî durumu iyi olmak (iksâr), çoğaltmak, teksir etmek, çokça yapmak, çoklaştırmak (teksîr), çoğalmak, artmak, üremek, türemek (tekâsür), çok olmasını istemek (istiksâr), daha çok, en çok (ekser), çoğunluk, galibiyet (ekseriye), çok (kesr, kesîr), çokluk, fazlalık, bolluk (kesret), çok konuşan, geveze (miksâr) kelimeleri bu köktendir…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;NAHR: Sözlükte [NHR] kökü mastar olarak “Boğazına vurmak, boğazının altından kesmek, sağlam yapmak, tam zamanında yapmak, karşılamak, namazda elini boğaz (göğüs) hizasına götürmek” demektir. Dövüşmek, çekişmek (munâhara), intihar etmek, kendini öldürmek (intihâr), hayvan boğazlayıcısı, cömert (minhâr), hayvan kesim yeri, hayvanın boğazı altındaki kesilme yeri (menhâr), göğsün üst kısmı, göğüs ile boğaz arası yer (nahr), kurban bayramı günü (yevmu’n-nahr) kelimeleri bu köktendir…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Surede geçen “Nahr yap” ifadesinin “Namazda ellerini göğsüne kadar kaldır, göğsünü Kabe’ye yönelt” anlamına geldiği de savunulmuştur (Hz. Ali, Ferra, Esbağ, Ata, Dehhak, Süleyman et-Teymi). Keza ayette geçen “salât et ve nahr yap” ifadelerinin, sözlük anlamından hareketle “İçtenlikle yönel, (saldırılara) göğüs ger, göğüsle” anlamında olması da muhtemeldir. Ancak namazın ve kurbanın Mekkelilerce zaten biliniyor olması, burada salat ve nahr kelimelerinin sözlük anlamıyla değil daha çok Mekke ortamında kazandığı ıstılah anlamıyla kullanıldığını çağrıştırıyor. Bu durumda da ayetin takdiri “Mekkelilerin putlar için yaptığı o namaz ve kurbanı sen Allah için yap” şeklinde olur. İbare sözlük veya ıstılah anlamıyla her iki şekilde de anlaşılmaya müsaittir…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ayette “Biz sana kevser (bolluk, zenginlik) verdik” ifadesinin, mal, mülk verdik; zengin yaptık anlamında olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bu ayet indiğinde Hz. Peygamber öyle malı mülkü çok olan zengin birisi değildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Peki, nedir o halde verilen kevser?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bunu anlamak için, bu kısa surenin, o dönemde neye cevap olarak indiğine bakılmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;O dönemde müşrikler Hz. Peygamber’in çıkışı ile birlikte şöyle laflar etmeye başlamışlardı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Muhammed bir maceranın peşine düştü. Tehlikeli sözler söylüyor. Etrafına üç beş genç, kadın, yoksul ve köle toplayarak Mekke’nin kurulu düzenine karşı geliyor. Putlara dil uzatıyor. Kendini tehlikeye atıyor. Böyle giderse yok olup gidecek. Bütün saygınlığını kaybedecek. “Bir baltaya sap olamadan”, boşu boşuna yaşamış olacak. Böyle yapmakla kendini harcıyor. Geleceğinden endişeliyiz, çok yazık olacak. Kendisi yokulup gittiği, söndüğü (ebter olduğu) gibi, etrafındakilere de çok yazık olacak…”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İşte bu tür iddialara karşı deniliyor ki: “Biz sana kevseri verdik. Sen onlara aldırış etme. Biz sana toplumda saygın bir yer verdik. “El-emin” olarak biliniyorsun. Muazzam bir ahlaka sahipsin. Doğruluk ve dürüstlük abidesi bir yaşantın var.Biz sana bunları zaten vermişiz. Asıl zenginlik budur. O sana karşı çıkanlar, böyle giderse bir yere gelemeyecek, sönüp gidecek diyenler var ya, işte onlardır asıl sönüp gidecek olanlar. Kin ve düşmanlıkla sana saldıranlardır asıl kökü kuruyacak olanlar. Şu halde sen bunlara aldırış etme. Allaha yönel (salat et) ve onların saldırılarına göğsünü siper et (nahr yap); bıkmadan, usanmadan ve asla yılmadan hak bildiğin yolda yürü…”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Demek ki ilk inen vahiylerde, önce “Çoğalma (tekasür) temenni etme” diye talimat veriliyor. Sonra “Biz “el-emin” olarak anılmanı sağlayarak sana zaten çokluk, bolluk, servet (Kevser) vermişiz ve vereceğiz. Göreceksin onlar yokulup gidecek, fakat senin adını milyonlar ağzından düşürmeyecek, insanlığın hayırla andığı bir makama geleceksin (makam-ı mahmud). Sonunda kazanan sen olacaksın, onlar değil.” denilmek suretiyle zenginlik ve çoğalmadan ne anlaşılması gerektiği açıklanıyor. Bütün insanlara yönelik olarak da “Bir zenginlik ve çoğalma yarışıdır (tekasür) oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girene kadar süren bir oyun ve oynaş…” denilerek, “Asıl zenginlik bu değil, bu ırgatlık, kölelik” demeye getiriliyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Her üç surede de kullanılan kelime aynı kökten geliyor (istiksâr, kevser, tekâsür).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Buralardan zenginlikten ne anlaşılması gerektiğini, Hz. Peygamber’in neden bizim anladığımız anlamda zengin bir hayat sürmediğini, buna hiç tevessül etmediğini anlıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Türkçe’de zengin kelimesi Farsça kıymetli, süslü, pahalı, değerli anlamına gelen “seng”den geliyor. Bu anlamda zengin (sengin) kıymetli, pahalı eşyaları olan, malı çok olan demektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hz. Peygamber’de bunların hiç birisi yoktu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ama onda sıhhat, sağlık, tertemiz bir vicdan (ruh’l-kuds), ruh dinginliği, erdemli ve dürüst bir hayat, güvenilirlik (el-emin), sağlam bir irade, muazzam bir ahlak (hulg-i azim), asalet ve cömertlik (kerim), vefa, sözü namus bilme (sıdk) vardı…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Tebüssüm sadakadır” dedi. Hiçbir savaşta kaçtığı görülmedi. Kendisinden bir şey isteyene hayır dediği vaki olmadı. Arkadaşlarının (sahabe) arasına karıştı. Kendisine taht yaptırmadı, yüksekçe bir yere oturmadı, din adamı kisvesine bürünerek kasılmadı. Dışardan bakıldığında onu diğerlerinden ayıramazlardı. Arkasından, sağından solundan korumalar gibi yürünmesini istemedi. “Bizde efendi kavmine hizmet edendir” diyerek arkadaşlarına su dağıttı. Nereyi bulursa oraya, hatta kapının eşiğine bile oturdu. “Kuru hurma yiyen bir kadının oğluğum” dedi. “Bende sizin gibi bir insanım ancak bana vahyolunuyor” dedi. Yani bende sezin gibi insanım, eleştirilebilirim, yanlış yapabilirim, hata edebilirim dedi. Günde yetmiş kez tevbe ederdi. Birisine bir yanlışı olsa, bir nezaketsizlik yapsa hemen özür dilerdi, bağışlanma isterdi…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ve fakat böyle birisi öldüğünde bugünkü tabirle “beş parasız”dı. Peygamberlere varis olunmaz” dedi. Maddi hiçbir şey bırakmadığını söyledi. Eşleri çardaklı ev, hizmetçi vs. isteyince vahyin 11. talimatını hatırlattı; Ben buyum ve hiç değişmeyeceğim. Yığmak, biriktirmek yok. Eğer istiyorsanız sizi donatayım ve boşanalım dedi. Hayır buna razıyız dediler ve maddi hiçbir birikimi olmadan vefat etti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bugün milyonlarca insan onun ismini anınca elini göğsüne götürerek adını anıyor, salavat getiriyor. İşte kevser budur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ebu Cehil ve Ebu Lehep gibi tefeci bezirganlar, mül mülk sahibi para babaları, ona kin ve düşmanlık besleyenler ise ya bilinmiyor ya da anıldığında lanetle anılıyor. İşte soyu kesilmek de budur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bakın, kervanlar, develer, katlar ve yatlar… Bunların hiç birisi mezara sığmadı, sığmayacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hiç birisini götüremezler. Güç sahipleri, yığanlar, biriktirenler, paylaşmayanlar, bölüşmeyenler, şu an egemen görünseler de, kökleri kurumaktan kurtulamayacaklar. İçine girdikleri açgözlülük yarışının ve biriktirme hırsının, hayatı çekilmez hale getirdiğini, giderek bir kaos ortamına ve cehenneme doğru yuvarlanmakta olduklarını kendi gözleriyle görecekler. Çaresiz, yine ebter olmaya mahkumdurlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;El-eminler, erdemliler, dürüstler, hak ve adalet aşıkları, paylaşanlar, bölüşenler, şu an zayıf ve güçsüz görünseler de, bu kafayla bir yere gelemezseniz, sönüp gideceksiniz dense de, büyümeye, çoğalmaya devam edecekler. Allah’ın sevgi ve merhameti kevser olup üzerlerine yağacak. Baki kalan şu kubbede kazanan yine onlar olacak; bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah vaadinden dönmez. Geçmişte olanlar, gelecekte olanların teminatıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Şurası unutulmamalı ki bütün maddi zenginlikler (istiksar, tekasür) ebterdir; soyu kesiktir, yok olucudur. Gönül, ruh ve ahlak zenginliği (kevser) ise ebedidir, kalıcıdır. Kur’an şöyle der: Baki olan iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmaktır. (Amelu’s-salihat).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Sonuç olarak istiksar, kevser ve tekasür kavramlarının birbirine bağlantılı bir şekilde ele alındığı bu surelerde, Hz. Pegambere yönelik “sana, sen” diye hitabedilen yerlere kendi ismimizi koyarak okuyalım. Aynı şeylerin bizim için de geçerli olduğunu göreceğiz. Çünkü bu sureler bütün canlılığı ile hayatın içinde yaşıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Yaşayan Kur’an” bu demektir…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bilmiyorum belki çıkamam bir daha buraya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İşte sırtım; hakkı olan gelsin almaya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hazırlan dedi Cibril, karardı mehtap&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Geride birkaç kap ve bir Kitap&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hayır! Gidemezsin! Kim gitti derse vurun!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hayyu la yemuttur yaşayan yerinize oturun!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Refik-i ala… Alemlere rahmetti, bu ahirdi dedik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Kara toprak bile anladı da&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bir insan anlamadı bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;İhsan Eliaçık, www.haber10.com&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-3855374005664126129?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.haber10.com/makale/5837/' title='Peygamberimiz neden “zengin” değildi?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/3855374005664126129/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=3855374005664126129&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/3855374005664126129'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/3855374005664126129'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/peygamberimiz-neden-zengin-deildi.html' title='Peygamberimiz neden “zengin” değildi?'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_CMZneGjbBBU/RbJuYP-I_8I/AAAAAAAAAA0/2v8_dPc9NQI/s72-c/aslan1111.gif' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-6038097271259255399</id><published>2007-01-18T06:00:00.000+02:00</published><updated>2007-01-18T05:13:26.387+02:00</updated><title type='text'>Bir kez daha: İslam ve sol</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Siyasette yeni bir girişim olarak tartışma yaratan Mehmet Bekaroğlu ve Ertuğrul Günay'ın öncülük ettiği hareketten daha önce bahsetmiştim. Bu girişim çerçevesinde 'İslam ve sol siyaset bir noktada buluşabilir mi?', 'Müslüman solcu olur mu veya solcu Müslüman olur mu?' soruları gündeme gelmişti. Yine daha önce belirttiğim gibi, bunlar benim üzerinde konuşmayı en çok sevdiğim mevzular ancak yerimiz dar, kısa değinmelerle geçmek zorundayız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bu sefer, geçen cuma günü, Radikal'de yayımlanan Mustafa Akyol'un yazısı vesile oldu. İlk yazımda ben de, sol siyasi gelenekle Müslümanların siyasal geleneğinin kaçınılmaz çelişkilerinden bahsetmiştim. Ancak sevgili Mustafa Akyol, olayı bir adım daha ileri götürerek, sol adına ileri sürülen siyasal-toplumsal ilkeler ile İslam'ın bir din olarak temelden çeliştiğini iddia etmiş. Bu klasik sağcı Müslüman tezi veya tepkisidir. Daha doğrusu dinlerle, solun ileri sürdüğü eşitlik iddiasının temelden çelişik olduğunu ileri süren evrensel ve klasik 'sağcı' tepkisidir. Modern çağda, kapitalizmin dinsel öğretilerle örtüştüğünü ileri sürerek, kapitalizme dinsel kutsallık armağan eden klasik sağ siyasetin her türünden söz ediyoruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İslam'ın hangi siyasal ve ekonomik sistemle uyuşup uyuşmadığı sonuna kadar tartışma konusudur. Bugüne kadar, kapitalizme dini kılıf bulanlar, bir de sol siyasetin din karşıtlığını bahane edip, sağ siyaset geleneği beslediler diye İslam'ı (veya Hıristiyanlığı) kapitalizmi öngörüyorlar diye takdim edemeyiz. Batı'da, kapitalizmi Hıristiyan geleneğinin bir ürünü olarak takdim eden, Protestan geleneği ve bu geleneği belli şekilde yorumlayan ünlü düşünür Weber'dir. Dahası Weber, kapitalizmin temelini, tasarruf gibi dinsel ve ahlaki öğelere bağlayarak, emperyalizmi ve vahşi kapitalist sömürü ve talanı göz ardı etme ve temize çıkarma gayretinin en önde gelen temsilcisidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Tezleri her bakımdan son derece tartışmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Mustafa Akyol, İslam'ın kapitalizmle uyumlu olduğunu ileri sürerken gösterdiği dayanak olan Sabri Ülgener de, Weber'ci bir düşünür olarak, İslam ile kapitalizmi bağdaştırma gayreti göstermiştir. Ülgener de, yine, Weber'ci bir düşünür olarak, Osmanlı'nın kapitalizm üretemeyerek geri kalmışlığının sebebi olarak, Osmanlı iktisat düşüncesinin durağanlığını vurgulayan klasik bir oryantalist düşünürdür. Bu ekol, tabii ki sorunun İslam değil, Ortaçağ boyunca İslam'ın 'yanlış' yorumlanışı olduğunu ileri sürerler. Ülgener'in öğrencisi Ahmed Güner Sayar, 'Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması' (Der Yayınları, 1986) başlıklı çalışması boyunca, 'Ulemanın serbest ve hür aklın rehberliğinde felsefi ve spekülatif düşünceye hayat hakkı vermeyişi iktisat bilgi üretimine engel teşkil etti' tezini işler. Bu bir iddia ve tezdir, yani tartışmaya açıktır, mutlak kaynak veya dayanak olarak takdim edilemez.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bana da sorarsanız, Ülgener'in dinamik bir ekonomik modelin önünde engel olarak gördüğü klasik dönem Osmanlı iktisat anlayışı, dini ve münhasıran İslami ilkelere, kapitalizmden daha yakındır. O günkü model ideal falan demiyorum, daha yakın diyorum. Bugün söz konusu olduğunda da, solun toplumsal dayanışma ve eşitlik ilkelerinin İslami ilkelerin ruhuna daha yakın olduğunu düşünüyorum. Dahası, bugün gündeme gelmesi tabu sayılan faizin 'haram' sayılmasını bir ilke olarak benimsiyorum. Ha 'Emeksiz kazanç haksızlıktır, sömürüdür' demişsiniz, ha 'Faiz haram' demişsiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Diğer taraftan, İslam, Mustafa Akyol'un iddia ettiği gibi, fakirlerin kaderini zenginlerin sadaka ve vicdanına falan bırakmış falan değil. Kaçamak hesaplarla değil, hakkıyla zekât dağıttığınızda, hak geçmesin diye titizlendiğinizde ne kadar servet birikir bir hesap edin bakalım. Hıristiyanlık da, 'Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin cennete girmesinden daha kolay diyen', modern çağ öncesi faize iyi gözle bakmayan bir din. Hayırseverlik ve sadaka ile konuyu geçiştirme, modern kapitalizmin zenginlerinin vicdanlarını temizleme uğruna ödemeye razı oldukları küçük bedeller, solcuların öteden beri karşı çıktığı bu. Öyle olmasaydı, 'ha öyle vermişiz, ha böyle deyip, en azından sosyal devletin öngördüğü vergilere ses çıkarmamaları gerekirdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Sosyalizm zorla alırmış, dinler gönül rızasıyla vermeyi öngörürmüş! Gönül rızasıyla verseler, zorlamaya gerek kalmazdı, insanlık da bu yolları icat etmek zorunda kalmazdı, öyle değil mi? Bırakın her şeyi bir yana, dini inancın en önemsediği konulardan biri, ahiret inancı gereği, üç günlük dünya diye düşünülüp, açgözlülük ayyuka çıkmasaydı, fazla söze hacet kalmaz, insanlığın bir sürü sorunu olmazdı. Bırakalım laf döndürmeyi, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, iki cihangir bir dünyaya sığmamış', konu kısaca budur. İsterseniz, bunu, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, zengin hacılar fakirlerle aynı yerde şeytan taşlamaya tahammül edememiş' gibi konuya göre uyarlayabilirsiniz, konunun terminoloji konusu olmadığı anlaşılır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;font-family:trebuchet ms;" &gt;Nuray Mert, Radikal,  04/01/2007&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-6038097271259255399?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=209123' title='Bir kez daha: İslam ve sol'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/6038097271259255399/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=6038097271259255399&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/6038097271259255399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/6038097271259255399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/bir-kez-daha-islam-ve-sol.html' title='Bir kez daha: İslam ve sol'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-5321992067688859802</id><published>2007-01-18T05:30:00.000+02:00</published><updated>2007-01-18T05:13:45.463+02:00</updated><title type='text'>"İslami sol' kavramını düşünmek"</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 51, 102); font-style: italic;font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"  &gt;(Yazar Mustafa Akyol'dan bir eleştiri ve yine İslam-Kapitalizm uyumu, ne yazık ki... CK)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:trebuchet ms;" &gt;Sosyalizm, İslam'a uyar mı?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:trebuchet ms;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Öncülüğünü Ertuğrul Günay ve Mehmet Bekaroğlu'nun yaptığı 'Yeni Siyaset Girişimi' geçtiğimiz haftalarda 'İslami sol' kavramını gündeme taşıdı. Gerçi Günay ve Bekaroğlu 'İslami sol' olmadıklarını açıkladılar, ama olsun, kavramın kendisi önemli ve tartışmaya değer. Aslında 'sol' biraz belirsiz bir tanımlama. Özellikle de kimi 'solcu'ların gayet 'aşırı sağcı' pozisyonlar alabildiği ülkemizde... Bazıları 'özgürlükçü sol'dan söz ediyor; ama siyasal ideolojiler arasında asıl özgürlükçü olanı liberalizmdir ve çoğu solcu hareket de aslında özgürlük karşıtıdır. Bu da şaşırtıcı değildir, çünkü sol ideolojinin aslında en önemli içeriği olan sosyalizm, hayal ettiği ütopyaya ulaşıncaya dek, bireysel özgürlüklerin 'halk yararına' bastırılmasını öngörür.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Peki bu içerik, yani sosyalizm, İslam'a uyar mı?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Kuşkusuz 'Komünist Manifesto'dan bu yana sosyalizmin neredeyse her tonunda Marksist bir öz bulunduğu ve Karl Marx da "Din halkın afyonudur" dediği için, ortada çok temel bir uyumsuzluk vardır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Aslında sorun, sadece Karl Marx'ın bu 'analiz'inden değil, onun (ve Engels'in) tüm bir felsefi/ideolojik zeminini oluşturan materyalist felsefeden gelir. Bu, elbette, İslam'a bütünüyle aykırı ve dahası karşıdır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;'Felsefi ayrılık'&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Ama bazı Müslümanlar bu 'felsefi ayrılık' bir kenara bırakılırsa, sosyalizmin aslında iyi bir şey olduğunu, çünkü sonuçta fakirlerin ve ezilmişlerin hakkını savunduğunu ve eşitlikçi bir toplum hedeflediğini, bu yönden İslam'ın toplumsal amaçlarına uyduğunu düşünürler. Oysa durum pek de öyle değildir. Çünkü fakirler ve ezilmişler konusunda İslam'ın ve sosyalizmin öngördüğü araçlar da taban tabana zıttır. 'Bilge Kral' Aliya İzzetbegoviç, bunu bir cümleyle özetlemişti: "İslam vermeyi, sosyalizm el koymayı emreder."&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Bunun anlamı şudur: İslam, toplumsal adaletsizliği, toplumdaki zenginlerin vicdanlarını harekete geçirerek azaltmayı öngörür. Sosyalizm ise, zenginlerin mallarına adına 'devlet' denen seküler bir mekanizma ile el koymayı hedefler. İslam'da 'zekât ve sadaka' vardır, sosyalizmde 'kollektivizasyon'.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Dahası sosyalistler, Kuran'ın (ve Kitab-ı Mukaddes'in) ısrarla emrettiği hayırseverliği küçümser, hatta sakıncalı görürler. Çünkü onlara göre gereken şey 'düzen değişikliği'dir. Marx bu yüzden 'Hıristiyan hayırseverliğine' ateş püskürür, 'Sosyalizm ve İnsan Ruhu'nun yazarı Oscar Wilde 'hayırseverlik, çok sayıda günahın anasıdır' der.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Peki neden? Niçin sosyalistler, her uygulandığında felaketlere yol açmış bir 'düzen değişikliğinin' peşinde koşarken, hayırseverliğe karşı çıkmış, bunun bir 'sahte ilaç' olduğuna inanmışlardır?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Çünkü materyalizm öyle düşünmeyi gerektirir!.. Materyalizme, hele de Marx'ın 'tarihsel materyalizm'ine göre, her insan içinde bulunduğu maddi koşulların bir ürünüdür. Eğer burjuva ise, 'burjuva bilinci' ile düşünmesi kaçınılmazdır. Hayırseverlik bile yapsa, bunu mutlaka 'işçi sınıfını pasifize etmek' gibi hinlikler için yapacaktır. Sınıfsal durumundan bağımsız bir 'vicdana' sahip olamaz; ruhun varlığını kabul etmeyen materyalizm, maddi etkenlerden bağımsız bir vicdana inanmaz ki...&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;'İslami sol' denince ilk aklıma gelen isim olan Radikal yazarı sayın Nuray Mert, sosyalizmin bu noktada bir iç çelişkiye düştüğünü vurgularken doğru bir şey söylemiş. "İşçi sınıfından olmayan birinin neden solcu olduğunun/olması gerektiğinin maddecilikle hiçbir zaman açıklanamayacağı"na işaret etmiş ki, çok haklı.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Ama bu yoldan biraz daha ilerlersek, "burjuva sınıfından" olan birisinin de, yine "sınıf bilinci"ni bir kenara bırakıp, samimi şekilde fakirlere el uzatabileceği sonucuna varırız. Kur'an-ı Kerim'in tanımıyla "mallarında yoksul ve yoksun olanlar için belirli bir hak bulunan" (70/24) ve "ne ticaret ne alışveriş kendilerine Allah'ı anmayı ve zekat vermeyi unutturmayan" (24/37) kişiler, işte böyle "vicdanlı sermaye sahipleri"dir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;'Adil Düzen'&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Ne yazık ki bir din olan İslamiyet'in birincil hedefi böylesi ahlaklı bireyler yetiştirmek iken, bir siyasi ideoloji olan İslamcılık 'düzen değişikliği' fikrine odaklanmıştır. (Adil Düzen'i hatırlayın.) İslamcılık'la sosyalizm arasındaki yakınlık oradan gelir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Oysa gerçekte, merhum Prof. Sabri Ülgener'in eserlerinde detaylıca analiz ettiği gibi; özel mülkiyeti ve miras hakkını güvence altına alan, ticareti ısrarla teşvik eden, fiyatlara narh koymayıp "serbest pazar"ın önünü açan İslamiyet, ahlaki normlara sahip bir kapitalizmle son derece uyumludur. Ve bunun içindir ki İslam toplumlarının geleceği sosyalizmde değil "ahlaki kapitalizm"de aranmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:trebuchet ms;font-size:100%;"  &gt;Mustafa Akyol, Radikal, Yorum, 29 Aralık 2006&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-5321992067688859802?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=208595' title='&quot;İslami sol&apos; kavramını düşünmek&quot;'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/5321992067688859802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=5321992067688859802&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/5321992067688859802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/5321992067688859802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/islami-sol-kavramn-dnmek-sosyalizm.html' title='&quot;İslami sol&apos; kavramını düşünmek&quot;'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-2496425309997082283</id><published>2007-01-18T05:06:00.000+02:00</published><updated>2007-01-18T05:09:00.811+02:00</updated><title type='text'>Müslüman sol veya sol Müslümanlık</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Mehmet Bekaroğlu ve Ertuğrul Günay'ın önderliğinde bir siyasi parti&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt; çalışması geçen hafta sol ve Müslümanlığın bir araya gelip gelemeyeceği tartışması yarattı. Bekaroğlu daha eski olmakla birlikte, her ikisi de benim iyi dostlarım ve geçtiğimiz hafta, beni de, çalışmaları konusunda bilgilendirdiler. Yeni bir siyasi partinin oluşma koşulları ayrı mesele, ancak böyle bir siyasal-düşünsel eksenin oluşmaya başlamasını son derece önemli buluyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;'İnançlı olmasaydım solcu kalmaya devam edemezdim' diyen birisi olarak, sol siyaset ve Müslümanlık, üzerine konuşmayı en sevdiğim konulardan biri. Ancak, bir gazete yazısına sığamayacak kadar derin, uzun, çetrefilli bir konu. Yine de birkaç şey söylemeden geçemeyeceğim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Öncelikle, herhangi bir dinsel gelenekle, sol geleneği ha deyince, kolayca bir araya getirmenin, bir ortak paydada buluşturmanın mümkün olmadığı kesin. Sol gelenek, modern, seküler, pozitivist düşünce geleneğinin bir parçası. Sol düşünce ve siyaset, sadece insan emeğini değil, insan aklını özgürleştirmeyi hedefliyor. İnsan aklının özgürleşmesinden kastedilen; din de dahil olmak üzere tüm dogma ve baskıcı düşünce kalıplarından kurtulmak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Oysa, kimse kendini kandırmasın, dogma olmadan din olmaz, din dogmaya teslim olmaktır, kurtuluşu bu teslimiyette görmektir. Ama dogmaya teslimiyet, modern düşüncenin iddia ettiği gibi basit ve&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;sıradan bir önkabulle, hiçbir şeyi uzun boylu kurcalamamak, irdelememek türü bir zihin tembelliği veya ürkekliği olayı değildir. Sorun, modern düşüncenin binlerce yıl düşünmeyi reddetmiş insan aklını özgürleştirmesi meselesi değil, modern düşüncenin 'özgürlük' tanımının farklı bir eksene dayanmasıdır. Evet, bu uzun ve tartışmalı bir konu, ancak tartışmasız olan bir şey var, sol siyaset düşüncesi, bu modern gelenekten geliyor ve bu haliyle din (ve hatta dindar birey) ile uzlaşması imkânsız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Diğer taraftan dinsel düşünce ve kurumlar, tarih boyunca iktidarın bir parçası olmak dolayısıyla iktidar odaklı bir siyasal düşünce geleneği oluşturmuş vaziyette. İktidarı, mevcut yapıları sorgulayan düşünceler, doğal olarak, siyasal düşünce geleneğinin dışına itilmiş ve gelenek oluşturamamış. Modern çağa gelindiğinde de, bu gelenek, birkaç örnek dışında, üstelik daha da sığ bir statükoculuk şeklinde devam etti veya yine sığ bir köktendinciliğe savruldu. Bugün, yine istisnai bireysel örnekler dışında, Müslüman dediğinizde, sağcı veya köktendinciyi çağrıştırması gayet anlaşılır bir şey.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Ancak, deniz tükendi. Sol, modern dünyanın 'vicdan'ı olmayı başaramadı, çünkü hiç vicdandan bahsetmedi. Tarihsel maddeciliğin insanlığı kurtuluşa götüremeyeceği belliydi, yanlış bilinçliliğin insan davranışını açıklamaya yetmediği de, işçi sınıfından olmayan birinin neden solcu olduğunun/olması gerektiğinin, maddecilikle (veya Gramsci'nin tezleri ile dahi) hiçbir zaman açıklanamayacağı da. Bir başkasının derdiyle dertlenmek, başkasının başına gelenlerden dolayı kalbi sızlamak, insanlığından utanmak, isyan etmek, insanı solcu yapan aslında budur. Çocuk yaşta anlamadan okuduğu tarihsel maddecilik, diyalektik materyalizm veya 19. yüzyılda Almanya'da geçen siyasal tartışmalar değil. Oysa solun hiç kalbi olmadı veya başka bir deyişle olmaması varsayıldı, insan vicdanının, kalbinin götürdüğü yer tarihsel materyalizmle açıklanmaya çalışıldı. Buradan bir yere gitmek imkânsızdı, nitekim gidilemedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;İnsanlığın bugün geldiği yer malum, geçin vahşi kapitalizmi sermaye feodalizmi, piyasa faşizmine doğru hızlı bir gidiş söz konusu. Modern çağın vicdanı olmak istiyorsa solun, her şeyi yeni baştan düşünmesi tanımlaması lazım, yoksa, bugün bulunduğu yerde, insanlığın büyük serüveninden bağını koparmış, bir burjuva fantezisi olan sol-liberterlikte takılır kalır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Diğer taraftan, mevcut dünya tablosu içinde, hâlâ iktidarcı bir tavır takınan dini düşünce, kurum, ne varsa, daha fazla kimseyi ikna edemeyecek, varolan öfkeye öfke katacak, dinsel düşünceyi son derece sığ bir alana sıkıştıran köktendinciliğe savrulmayı besleyecek. Ya, tüm insanlığa vaat&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;ettiği yolda, vicdan oluşturacak, nerede kendine denk bir vicdan bulursa onunla buluşacak, ya bir kördöğüşün karanlık bir parçası olacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Sol ve Müslümanlık (ve tüm büyük dinler) sadece halkın inançlarına ters düşmemek gibi popülist bir platformda değil, bu temel eksende buluşursa, insanlık için bir ufuk vaat edebilirler. Tüm dünyada da, Türkiye'de de, bu yönde gelişen tüm çabaların umut vaat edici olduğunu düşünüyorum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic; font-family: trebuchet ms;"&gt;Nuray Mert, Radikal, 19/12/2006&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-2496425309997082283?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=207759' title='Müslüman sol veya sol Müslümanlık'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/2496425309997082283/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=2496425309997082283&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/2496425309997082283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/2496425309997082283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/mslman-sol-veya-sol-mslmanlk.html' title='Müslüman sol veya sol Müslümanlık'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-206797459907774591</id><published>2007-01-18T04:20:00.000+02:00</published><updated>2007-01-18T04:26:53.157+02:00</updated><title type='text'>Pierre Joseph Proudhon</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_CMZneGjbBBU/Ra7a0f-I_4I/AAAAAAAAAAM/XdORjDWGfZo/s1600-h/proudhon.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_CMZneGjbBBU/Ra7a0f-I_4I/AAAAAAAAAAM/XdORjDWGfZo/s320/proudhon.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5021191230034870146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1809 Fransa doğumlu Pierre Joseph Proudhon yoksul bir ailenin oğludur ve yaşamı boyunca geçim sıkıntısı çekmiş, doymak bilmez bir öğrenme isteği içinde yaşamıştır. Anarşizm kuramcılarının arasında ayrı bir yeri vardır. Hayatın kendisinden, yaşama deneylerinden, pratikten çok şey öğrenmiş, anarşizm kendini bir eylem öğretisi olarak kabul ettirmek isteyince Proudhon'un yolundan gitmiştir. Bu öğretinin pratik yanına önem veren en önemli anarşist kuramcı Proudhon'dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 51, 102);"&gt;Başkaldırma onu hiçbir zaman nihilizme itmemiştir. Tersine, halkın eski törelerini, çağdaş toplumun bozmaya çalıştığı değerlerini savunmak için başkaldırır. Böylece öğretisinin hem devrimci, hem de gelenekçi olan iki özelliği anlaşılmış olur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hegel gibi Proudhon da iki akımın doğmasına yol açmıştır:&lt;br /&gt;Sağcı Proudhon'culuk; Solcu Proudhon'culuk. Kendisine inananlar arasında tanrıtanımazlar olduğu gibi, hıristiyanlar da vardır; faşistler olduğu gibi sendikacılar da vardır. Hepsi de Proudhon'u kendilerine göre yorumlamaktadır. Ama onun en belirgin özelliği Fransız halkının kahramanı olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proudhon, 1840'ta kendisine büyük bir okur kitlesi kazandıran "Mülkiyet Nedir?" adlı broşürünü yazmış ve bu sorusunun yanıtını şöyle vermiştir: "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mülkiyet Hırsızlıktır!&lt;/span&gt;".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1844'te Paris'te Alman göçmenleriyle ilişki kuran Proudhon, Karl Marx'la da tanışmış, 1846'da "Sefaletin Felsefesi"ni yayınlamıştır. (Bilindiği gibi Karl Marx da bu kitaba karşı alaylı bir tonda "Felsefenin Sefaleti" adlı eleştirisini yazacaktır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1846'da Proudhon yeniden Paris'e yerleşti. 1848 Devrimi'nde orada kaldı ve devrimin temel düşüncelerinin kendi düşünceleriyle uyuşmadığını kavradı. 4 Temmuz 1848'de milletvekili seçildi. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Millet Meclisi'nde verdiği bir söylevde halktan "burjuvazinin kurbanı" diye söz edince şimşekleri üstüne çekti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prens Başkan'a yönelttiği saldırıdan ötürü de 1849'da üç yıl hapis ve 3,000 Frank para cezasına çarptırıldı. Cezaevinde yattığı sırada "Bir Devrimcinin İtirafları" adlı yapıtını yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1858'de "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Devrimde ve Kilisede Adalet&lt;/span&gt;" adlı yapıtında kiliseye çattığı için gene üç yıllık hapis cezasına çarptırıldı; bu yapıtı "dine ve ahlaka hakaret" sayıldı. Proudhon Belçika'ya sığındı. Genel Aftan sonra Paris'e döndü; 1864'te öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Proudhon'un temel düşüncesi, adalettir.&lt;/span&gt; Proudhon'daki adalet düşüncesi, bireysel sınırları aşmakta, toplumsal yaşamı kapsamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yalnız onun sözünü ettiği adalet, daha çok, tanrısal adalet olarak belirmektedir: "Toplumları yöneten bu adalettir, siyasal yaşamın merkezi de odur."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proudhon, bu adaletin gereklerinden hareket ederek&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; özel mülkiyete karşı çıkar&lt;/span&gt;. Mülkiyet insanların zararınadır; çünkü işsizliği, üretim fazlasını, iflasları, yıkımları o doğurur. Proudhon, bir yandan özel mülkiyete karşı çıkarken bir yandan da, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kollektif mülkiyet kavramını eleştirir&lt;/span&gt;. Ona göre, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;liberal rejimde güçlüler zayıfları sömürmekte&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;komünist rejimde ise zayıflar güçlüleri ezmektedir. Öyleyse mülkiyet olmamalıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proudhon'a göre, birbirlerinin özgürlüklerine saygılı insanlar arasındaki tek ilişki özgür biçimde yapılmış bir sözleşmenin getirdği zorunluluklara dayanan ilişkidir. Kendi hukuk kurallarına göre kurulmuş olan ve bireylerin yetkisini aşan devlet her türlü meşru temelden yoksundur. Zaten otorite demek baskı demektir; üstün iktidar demek, mutlak iktidar demektir. Bu böyle kabul edilince otoritenin savunucuları ister tutucu olsunlar ister sosyalist bunun o kadar önemi yoktur. Proudhon "insanın insan tarafından yönetilmesi köleliktir" der ve ekler "parti olmamalı, otorite olmamamalı, bunların yerine insanın ve yurttaşın mutlak özgürlüğü olmalı". Bu sözler Proudhon'un anarşizmini açık saçık ortaya koyan örneklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proudhon'un iddialı anarşizmi, mülkiyet konusunda yazdıklarından da anlaşıldığı gibi temelsiz değildir. Anarşi "pozitif"tir. Bu anarşide "özgürlük, düzenin kızı değil, düzenin anasıdır".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proudhon yaşamın temel kuralı olarak karşıtlığı, uzlaşmazlığı alır. Hegel'in çelişkilerin bir sentezde çözümlendiği konusundaki düşüncesine karşı çıkar. Proudhon "karşıtlık çözümlenmez" der. Ona göre devlet, birbirine karşı toplumsal güçlere egemen olmak için bütün özel girişimleri yok etmeye çalışmaktadır. Oysa her türlü dış müdahaleden, koruyucudan kurtulmuş bir toplumda denge kurulabilir. Pozitif Anarşi iktisadın siyasete üstünlüğü ile sağlanacaktır, hükümet iktisadi organizma içinde eriyip yok olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Proudhon, ailenin, törelerin ateşli savunucusudur. Törelerin dokunulmazlığı, evliliğin kutsallığı, ailenin düzeni söz konusu olduğunda tutucudur. "Aile kurumuna yapılan her saldırı adalete karşı, halka, özgürlüğe ve devrime bir saldırıdır" der. Burjuvaziyi, ahlakı elinde tuttuğu için değil, onu özünden ayırdığı için eleştirir ve aileyi küçük düşürdüğü için suçlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Öte yandan adalete olan sarsılmaz inancı onu şiddete dayanan bir devrim önermekten de alıkoyar. Pozitif Anarşizm barışçı bir evrimciliği öngörür. Proudhon "kendi olanaklarımız ölçüsünde adaleti gerçekleştirerek bu evrimi hızlandırmak bizim elimizdedir" der.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkisi derin ve uzun süreli olan Proudhon "Anarşizmin babası" ve en etkili temsilcisi sayılır. Proudhon'un bireysel özerklik savunusu hala etkisini duyurmaktadır. Marksçılığa karşı çıkanlar için Proudhon'un düşünceleri dayanak olmuştur. Proudhon, sentezin karşısına dengeyi, zorlamanın karşısına özgürlüğü koyarak Karl Marks'tan ayrılır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-206797459907774591?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/206797459907774591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=206797459907774591&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/206797459907774591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/206797459907774591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/pierre-joseph-proudhon.html' title='Pierre Joseph Proudhon'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_CMZneGjbBBU/Ra7a0f-I_4I/AAAAAAAAAAM/XdORjDWGfZo/s72-c/proudhon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-5007867107956283520</id><published>2007-01-18T04:16:00.000+02:00</published><updated>2007-01-18T04:19:08.815+02:00</updated><title type='text'>Devrimci Program / 1848</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 51, 102);"&gt;Dolaşım ve Mübadele Bankası&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, vatandaşlar, -çok iyi bildiğiniz gibi- o kelimeleri yazan adamım:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerimi geri almıyorum, Tanrı korusun. Bu ateşleyici tanımlamayı, yüzyılımızın en büyük gerçeği olarak görmekte kararlıyım. Size bütün söylemek istediğim, benim, aileden ve ev ekonomisinden yana, mal ortaklığına karşı birisi olarak, sefaletin ortadan kaldırılması ve proleteryanın özgürleşmesi için mülkiyetin olumsuzlanmasının da gerekliliğini kavramış olmamdır. Bu öğretinin değerlendirilmesinde kıstas alınması gereken şey sonuçlardır, öyleyse benim teorimi de benim pratiğime göre değerlendirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülkiyet hırsızlıktır dediğimde, ortaya bir ilke koymuyorum, aksine varılan bir sonucu ifade ediyorum. Aradaki müthiş farkı kolaylıkla kavrayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu mülkiyet kavramı, benim tanımlamamla, ekonomik sistemin yalnızca bir sonucu, ya da en fazla genel formülü ise, peki bu sistemin ilkesi nedir, pratiği ve biçimi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ilkem -vatandaşlar, bu size şaşırtıcı gelecektir- benim ilkem bir tektir, o mülkiyetin kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim, insan ve vatandaş haklarını açıklamak için başka bir sembolüm, başka bir ilkem yok: ÖZGÜRLÜK, EŞİTLİK, GÜVENLİK ve MÜLKİYET.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan haklarının açıklanışı gibi, özgürlüğü, başkalarına zarar vermeyen herşeyi yapma hakkı olarak tanımlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde insan haklarının açıklanışı gibi -geçici olarak- mülkiyeti de (insanın) kendi geliri üzerinde, çalışmasının ve emeğinin ürünü üstünde özgürce tasarrufta bulunabilme hakkı olarak tanımlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte benim bütün sistemim: vicdan özgürlüğü, basın özgürlüğü, çalışma özgürlüğü, ticaret özgürlüğü, eğitim özgürlüğü, özgür rekabet, kendi çalışmasının ve kendi emeğinin üzerinde özgürce tasarruf edebilme, sonsuza kadar özgürlük, mutlak özgürlük, her zaman ve her yerde özgürlük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu 1789'un, 1793'ün sistemidir. Quesnay'ın, Turgot'un, J.B. Say'ın sistemidir. Bu, politik partilerimizin yayın organlarının gün be gün daha az yada daha çok anlayış ve içtenlikle kabul ettikleri sistemdir. Debats'ın, Presse'in, Constitutionel'in, Sieecle'in, National'in, Reforme'un, Gazette'nin (dönemin politik yayın organları) sistemidir. Seçmenler, nihayet bu sizin de sisteminizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistem kendi kendisi ve diğerleri için gerçek gibi basit ve sonsuzluk gibi ölçülemez bir kriter oluşturur. Tek kelimeyle kendini kavrattırır ve onaylamaya zorlar. Kimse, özgürlüğe en ufak bir sınırlamanın getirildiği bir sistemin adını bile duymak istemez. O kendisini tek bir kelimeyle tanıtır ve hiç bir yanılgıya yer bırakmaz: özgürlüğün ne olup olmadığı söylemekten daha kolay ne vardır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani özgürlük; ne fazla, ne eksik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimenin tam anlamıyla ve kapsamlı olarak alınırsa laissez faire, laissez passes; mantıken, eğer meşru olarak bu özgürlükten kaynaklanıyorsa mülkiyet te -benim ilkem- budur. Vatandaşlar arasında -mücbir sebeplerden kaynaklanan- kazalar dışında hiçbir ortaklık olmaması: toplum, özgür davranışı, düşüncelerin dışa vurumunu ilgilendiren hiçbir konuda, hiçbir biçimde mesul değildir. (Insolidarite Complete, Absolue)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kesinlikle komünizm değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Muhammed'in ve Ali'nin yönetim tarzı değildir, bu diktatörlük değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu devletin, vatandaşların bütün işlerine ve hatta aileye nüfuz etmesi anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne Babeuf, ne Saint Simon, ne de Fourier'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir Franklin'in, Washington'ın, La Fayette'in, Mirabeau'nün, Manuel'in, Casimir Perier'in ve Odillon Barrot'un ve Thiers'in düşüncesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu size rahatlatıcı mı yoksa korkucu mu görünüyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama diyeceksiniz, şubat devriminin içinde olduğu bu bekleyişle sorun nasıl çözülür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasından şu gelecektir: iktisadi olguların düzenlenmesinde özgürlüğün, genel olduğu kadar bireysel özgürlüğün de kullanılmasını hala kısıtlayan nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevabım açık ve kesin olmalıdır. Bana göre özgürlüğü kurtarmamız gereken zincirlerden söz edeceğim, çünkü açıktır ki kendimizi özgür hissetmiyoruz; ve bu amaca ulaşmamız için gerekli araçları anacağım. Halk temsilcisi olsaydım iç ve dış politikaya ilişkin hangi sistemi uygulardım, halka, Ulusal Meclis'ten ilk toplantısında neyi istemesini tavsiye ederdim; eğer halk benim tavsiyelerimi tutsaydı, nihayetinde bana, bizi uçurumdan kurtarmak için yanıldığım, başka, daha doğrudan, daha uygun, daha özgün, daha belirleyici, daha devrimci araçların mevcut olduğu kanıtlanıncaya dek, düşünülmelerinden, gelişmelerinden ve yayılmalarından halkın bütün dostlarını yükümlü tuttuğum ve uygulamalarına aralıksız gözkulak olacağım bütün önlemleri söyleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, hastalığın nedenini şiddet kullanarak araştıran ve sonunda bu yüzden hastalığın kendisini unutup hastalarının ölümüne neden olan doktorların yaptığı gibi yapmak istemiyoruz. Sonsuz neden - sonuç zincirini takip etmek istemiyoruz. Olguları kendinde incelemek istiyoruz ve diyoruz ki: kötülüğün nedeni kötülüktür. Artık çalışılmıyor; işyerleri kapalı; depolar dolu duruyorlar; piyasa üretim talep etmiyor; sermaye kaçıyor; nakit para ortadan kayboluyor; ticaret durgunlaşıyor; vergiler toplanamıyor; devlet iflasa doğru gidiyor; işçi açlık ve ümitsizlikten kıvranıyor: tek kelimeyle dolaşım durmuştur, bu krizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum, artık eskiden olduğu gibi bireysel mülkiyetle geçinmemektedir. Toplumun geçimi daha genel bir şeyden, dolaşımdan sağlanmaktadır. Bugün toplumsal gövdeye musallat olan bütün hastalık, bir duraklamaya, dolaşım işleminin aksamasına dayandırılabilir. Eğer dolaşım sıkıntıdaysa, tıkanmışsa, aniden durması için en ufak bir politik bahane yetebiliyorsa, bunun nedeni mekanizmanın kötü kurulmuş olmasında, dolaşımın hareketine sekte vurulmasında, organizmanın hasta olmasında yatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum ekonomisinde dolaşım neye dayanmaktadır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nakit paraya, paraya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtici gücü nedir? Para.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretime pazarı açan veya kapatan nedir? Para.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübadelenin kralı, ticaretin ölçütü, değerin simgesi nedir? Para.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse para dolaşım için gerekli ve vazgeçilmez midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruya alışılageldiği gibi evet diye cevap verilir, ama bilim hayır der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürünler, ürünlerle mübadele edilebilirler, diyor ekonomi bilimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, mübadelenin serbest, doğrudan, dolaysız ve eşit olması gerektiği anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışılageldiği gibi, ürünler parayla mübadele edilebilirler denilir. Bu paranın yalnızca bir aracı, bir spekülasyon aleti, ticaretin özgürlüğü için bir zincir olduğu anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, para bedavaya çalışmadığı için bu sistemde dolaşım, aynı zamanda toplumsal gövdenin bir kısmının elinde eriyip giderken diğer bir kısmının elinde bollaşan değerin sürekli bir erozyonuna sebep olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani para mübadele için bir engel, ticaret özgürlüğü ve endüstri için bir zincir, hem aslına bakılırsa gereksiz bir fazlalık, parazit bir faaliyet, hem de maliyetine bakılırsa bir kayıp nedenidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paradan vazgeçmek ve yenileme sermayesi için faizi ortadan kaldırmak; mübadele bankasının kuruluşuyla, özgürlüğün ilk zincirini böyle kırmayı öneriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir yerde, bu bankanın ilkelerini ve teorilerini ayrıntılarıyla anlattım, bunların formülü ve ana düşüncesi mübadelenin genelleştirilmesidir. Bu yeni kredi sisteminde dolaşımın itici gücünün hareket tarzının, teminatının ve güvenliğinin ne olacağını açıkladım. Ülkenin bu yolla, yalnızca diskontodan en azından 400 milyonluk bir tasarrufu olacağını kanıtladım. En keskin eleştirilerin konusu olacağı için -bunu artık istemiyorum- bu projeyi tekrar anlatmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübadele bankası, ancak bütün vatandaşların istemiyle kurulabilir, çünkü gücü onların özgürce katılımına dayanmaktadır. Şimdi, bütün üretici ve tüketicilerin bu katılımını, propaganda yoluyla belki yirmi senede bile sağlanamayacak olan, otuzbeşmilyon vatandaşın bu karşılıklı onayını, hülümet bir hafta gerçekleştirebilir; ben diyorum ki devrimi bir haftada sonuçlandırmak hükümete bağlıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-5007867107956283520?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/5007867107956283520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=5007867107956283520&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/5007867107956283520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/5007867107956283520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/devrimci-program-1848.html' title='Devrimci Program / 1848'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-8593794983935411326</id><published>2007-01-18T04:00:00.000+02:00</published><updated>2007-01-18T04:15:38.876+02:00</updated><title type='text'>MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Doğumunun 198. yılında Pierre-Joseph Proudhon, (a.r.e)...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mütevazi köylü kökeniyle Proudhon, anarşist filozoflar arasında nadir rastlanan birisidir. Yaşamına inekleri güderek, ve çiftlik işleri ile uğraşarak başladı. Annesi Catherine Simonin onun eğitim alması için oldukça kararlıydı; ailesi 1820´de şehire göç edince onu okula kaydetmek için düzenlemeler yapıldı. (Okul) giderleri babasının patronunun bağlantıları sayesinde karşılandı. Ama yine de yeterince parası olmayınca, alamadığı kitapları "unutması" yüzünden okulda cezalandırılması oldukça rutinleşmişti. Her ne kadar üniversiteye devam etmek niyetindeyse de, ailenin mali sıkıntıları mezuniyetinin ardından yüksek eğitime devam etmesine olanak tanımadı ve böylece yeteneklerini onu -daha sonra pekçok anarşisti ortaya çıkaracak olan, ama ilk defa kendini anarşist olarak adlandıracak olan Proudhon´u (ortaya çıkaran bir meslek olan) basım işine yöneltti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yüzyılın ortasına gelindiğinde, Proudhon Fransa´daki en önde gelen solcu entellektüel olmuştu; ve bu bağlamda Avrupa´da Marx´ın veya Bakunin´in şanını oldukça aşmıştı. Hyams´ın (1979, s.1) belirttiği üzere; Proudhon, Marx, Bakunin, Blanqui, Blanc, Herzen, Lassalle ve Engels ile beraber sosyalizmi ortaya çıkaranlardan birisiydi. Bunların arasında Proudhon 19. yy.´ın işçi hareketi üzerinde en köklü etkisi olan kişiydi; ve onun fikirleri, aralarında kişisel olarak Proudhon´u tanıyan Tolstoy ve Bakunin de bulunduğu, pekçok tanınmış anarşisti etkiledi. Aslında yaşamı boyunca Proudhon büyük bir arkadaş çevresine, ve ünü yayıldıkça da bir tanıdık çevresine sahip oldu. Proudhon için arkadaşlık, cinsel sevgi veya evlilikten daha değerliydi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Kamuoyu tarafından geniş ölçüde bilinen birisi olmadan önce, Proudhon kırsal kesimi gezerek mesleğini yapabileceği bir iş aradı. 1832´de, vatandaşı Alexis de Tocqueville´nin ABD´yi gezmeye başladı sıralarda, Proudhon da iş aramak üzere kendi "Fransa Turu"na başlamıştı. Bu süreçte, kendisini iş aramak için Fransa´da gezinmek zorunda bırakan yoksulluk koşullarının sadece kendi şehrine özgü olmadığını gördü. Bir yerden başka bir yere geçebilmesine yetecek kadar iş buluyor olsa da, kalıcı bir iş bulma çabalarında pek başarılı olamıyordu. Bu deneyimler ekonomik adaletsizlik konusunda oluşmakta olan sezgilerine katkıda bulundu. Bu adaletsizlik sezgisinin tohumları, "soylularla olan tüm anlaşmazlıklarda küçük çiftçiler ve zanaatkarların sözcülüğünü ve liderliğini [yapan]; oyunun kurallarını takmayan ve onlara karşı kızgın olan; ...ve, cüssesiyle yasak bölgeden geçen [tehlikeli işlere girişen] bir kişi olarak, yerel toprak sahiplerinin "avlak bekçileri [oyun hayvanlarının bakıcılığını yapan kişiler]" (Hyams, 1979, s.20) ile olan kavga ve çatışmalarda her zaman yer alan bir kişi olan", anne tarafından büyükbabası Tornesi Simonin´ce atılmıştı. 1833´de kardeşinin askeri fonlarını suistimal eden yüzbaşısını ihbar etmekle tehdit etmesinin ardından gizemli bir şekilde öldüğü haberini almasından sonra, Proudhon varolan düzenin amansız bir düşmanı haline geldi. Lenin´e benzer şekilde, Proudhon´un otoriteye karşı kızgınlığı da kardeşinin bozuk otoritenin ellerindeki ölümünden kaynaklanmış olabilir (Lenin´in kardeşi hakkında, bakınız Buzinkai, D. "V. İ. Lenin: Adolescent Rivalry and Identification", 1982 Kuzeydoğu Siyaset Bilimi Topluluğu Yıllık Toplantısı´nda sunulan bir makale).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;1832´nin sonbaharında Besançon´a geri dönmüş olan Proudhon´a Fouriériste gazetesinin editörlüğü teklif edildi. Baskıcı olarak çalışması onun geniş bir ölçekteki entellektüel tartışmalara erişmesine imkan vermişti, ve bu raslantı sayesinde de geniş bir eğitim almış oldu. Kendi kendisine Latince öğrendi ve Latince metinlerin çokça talep edilen dizgicisi oldu, ve en sonunda çok daha prestijli olan "düzeltmenlik" görevine getirildi. Bu eylemleri sayesinde o günün çeşitli yazarları ile ilişkiye geçti; ve nihayetinde akademik bir kökeni olmamasına rağmen, tam bir bağımsızlıkla araştırmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir burs kazanmayı başardı. Bu onun doğuştan gelen zekasının bir gücüydü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yıllarca doğum yeri Besançon ile Paris arasında mekik dokuyan Proudhon asla başkentin çekiciliklerini takdir edecek kadar olgunlaşmadı. Bununla beraber, alfabenin harfleri ve Pazar gününün tatil günü olmasının önemi üzerine makaleler yazarak, inceleme araştırmalarına devam etti. Bu sonraki makalesinde anarşist geleceğinin parıltıları o kadar belirgindi ki, makalesi bronz madalya kazanırken, mali destekçisi, radikal düşüncelere kayması nedeniyle onu uyarmaktaydı. Bu arada iki ortağı ile birlikte kendi basımevini kurarak, kendisinin ve diğerlerinin çalışmalarını yayınlamaya başladı. Ama açıkça siyasi olan ilk eserini yayınlamak için diğer yayıncıları tercih etti. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;What is Property? An Inquiry into the Principle of Right and of Government&lt;/span&gt; [Mülkiyet nedir? Hak ve Yönetim İlkeleri Üstüne İnceleme] adlı eseri ilk defa Proudhon´un kamuoyu önünde tanınmasını --bazıları pek olumlu olmasa da-- sağladı. Kendine has bir jestle, kendisine burs sağlayan ve kendi ihsanları sonucunda yazdığı ürünle skandala yol açacağı kesin olan kitabı Besançon Akademisi´ne atfetti. Bu çalışmasında, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"kendi payına hiç bir çaba harcamadan başkalarının emeğini sömürmek için mülkiyetini -üretici olmayanın üreticiye dayattığı; faiz, tefecilik ve kira olarak ayırdedilebilen mülkiyeti-&lt;/span&gt; kullananı suçluyordu. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Malik olma" [kullanım hakkını elinde bulundurma, ing. possession] anlamındaki mülkiyete, yani insanın çalışması ve yaşaması için gerek duyduğu ev, toprak ve araçları kontrol etme hakkına karşı hiç bir düşmanlığı yoktu; bunu özgürlük için gerekli temel taşı olarak değerlendiriyor ve bunu tahrip etmeyi hedeflemesi nedeni ile Komünizmi eleştiriyordu"&lt;/span&gt; (Woodcock, 1956, s.45). Proudhon´un fikrini anlamak için, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;malik olma ile mülkiyet arasındaki farkı; [yani] yalın bir ifade ile bir aşığı malik olan, kocayı ise mülk sahibi olan şeklindeki karşılaştırılmasını kavramak gerekir!&lt;/span&gt; (Proudhon, 1994, s.36). &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Proudhon için Mülkiyet yasal bir kavramken, Malik Olma ise bir gerçektir&lt;/span&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Godwin´e benzer bir şekilde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;mülkiyete karşı saldırısını adalet kavramı &lt;/span&gt;üzerine oturtur: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Ben bir sistem kurmuyorum. Ben ayrıcalığın sona erdirilmesini, köleliğin kaldırılmasını, hakların eşitliğini ve yasanın geçerli olmasını talep ediyorum. Adalet, herhangi [sıradan] bir şey değildir. Bu fikrimin alfası, omurgasıdır"&lt;/span&gt; (Woodcock, 1956, s.46). &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Emeğin tek başına değerin temeli olduğunu, ama bunun emekçiye mülkiyet hakkı tanımadığını, çünkü onun emeğinin ürünün yapıldığı malzemeleri yaratmadığını savunur. ´Ürünlere [erişim] hakkı genele açık değildir; araçlara [erişim] hakkı ise genele açıktır´ "&lt;/span&gt; (a.y., s.47). Proudhon İskoçyalı politik iktisatçı Thomas Reid´den şu alıntıyı yapıyor: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Yaşama hakkı yaşam araçları [-na erişim] hakkı demektir, ve masum bir insanın yaşama hakkına saygı [gösterilmesini] gerektiren adalet kuralı, aynı zamanda yaşam araçlarından yoksun bırakılmamasını da ifade eder: bu iki hak eş derecede kutsaldır ... Başkasının emeğini engellemek, onu zincire vurmak veya hapse tıkmakla eş olan bir haksızlığı ifade eder, ve aynı gücenme [duygusunu] hareketlendirir"&lt;/span&gt; (Proudhon, 1994, s.46-7). Proudhon bu ilkeyi kabullenir, ve bu uslamlamayı [mantıki çıkarım yapmak] mantıki sonuçlarına vardırır. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eğer yaşama hakkı varsa, yaşama araçlarına [erişim] hakkı da olmalı; ve yaşama hakkı herkes tarafından eşit bir şekilde paylaşıldığı için, yaşama araçlarına [erişim] hakkı da eşit bir şekilde paylaşılmalıdır.&lt;/span&gt; Proudhon şöyle uslamlıyordu: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"İnsanın yaşaması için emeğe ihtiyacı vardır; sonuçta, çalışabileceği araçlar ve malzemelere gereksinimi vardır. Onun üretme gereksinimi onun hakkını oluşturur; ve onun hakkı, benzer anlaşmalar yaptığı arkadaşlarınca garanti altına alınır" (a.y., s.54). Böylece toplum, mülkiyeti korumak için değil üretim araçlarına erişimi korumak için şekillendirilir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Proudhon için mülkiyet ve toplum birbiriyle uyuşmaz. What is Property´nin ikinci bölümünde Proudhon şunları yazıyor: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Mülkiyet ... toplumun dışında varolan bir haktır; çünkü eğer her bir [insanın] refahı toplumsal refah olsaydı, koşullar herkes için aynı olacaktı ... Bu nedenle eğer biz özgürlük, eşitlik ve güvenlikle ilişkiliysek, biz mülkiyetin hatırı ile ilişkili değiliz; böylece eğer mülkiyet doğal bir hak ise, bu doğal hak toplumsal değil, toplum-karşıtı bir haktır. Mülkiyet ve toplum birbiri ile kesinlikle uyuşmaz. İki mülk sahibini birbiriyle ilişkilendirmek, iki mıknatısı zıt kutuplarından birleştirmek gibi bir şeydir. Ya toplum ortadan kalkmalıdır, veya [toplum] mülkiyeti ortadan kaldırmalıdır" &lt;/span&gt;(Proudhon, 1994, s.42-3).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bu görüşün merkezinde eşitlik ilkesi bulunmaktadır. Haklar, tanımsal olarak, eşit haklardır. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Özgürlük herkes için özgürlük olmalıdır, çünkü, "Özgürlük insanın asli [ilk] halidir; özgürlükten vazgeçmek insanın niteliğinden [nitelikli olmasından] vazgeçmek demektir" &lt;/span&gt;(Proudhon, 1994, s.38). Bu görüşü ilk kısmın sonunda, ikinci bölümde özetler; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;" ... özgürlük mutlak bir haktır, çünkü insan için mühim olan [kendisi üstünde] hakimiyet kurulamamasıdır; varoluşun mutlak [gerekli] şartı [olan] eşitlik mutlak bir haktır, çünkü eşitlik olmadan toplum var olamaz; güvenlik mutlak bir haktır, çünkü her insanın gözünde kendi özgürlüğü ve yaşamı diğerlerininkiler kadar değerlidir. Bu üç hak mutlaktır; yani toplumun her üyesi verdiği kadarını aldığı için, hiç bir azalmaya veya artışa maruz kalmaz --yaşamda ve ölümde; özgürlüğe özgürlük, eşitliğe eşitlik, güvenliğe güvenlik, vücuda vücut, ruha ruh" &lt;/span&gt;(Proudhon, 1994, s.42). Bu toplumla evlenme sözü vermeye eş değerdir. Bu evliliği korumak için, sahiplik anlamında mülkiyet ortadan kaldırılmalıdır; çünkü savaş, şiddet, suç ve diğer toplumsal hastalıklar hep bu mülkiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bu mülkiyet görüşü, Woodcock´un dikkat çektiği üzere köylülerin mülkiyet ilişkilerine bakış açısını yansıtır. Proudhon 19. yy.´ın sanayileşmesi hakkında çok az bilgiye sahipti. Onun deneyimleri bir köylü ve bir küçük dükkan sahibi olaraktı. Bununla beraber, [onun bakış açısı] tarımsal bir toplumdan sinai bir topluma geçiş hakkındaki temel noktaları kavrayan bir bakış açısıydı, ve de açıkça pekçok çağdaşının paylaştığı bir bakış açısıydı. What is Property´nin ona sağladığı ün, hayatının geri kalanında onu radikal siyasetin ön saflarına doğru iteledi --aslında bütün bir 19. yy.´da ve İspanya İçç Savaşı´nda da. 1848 devrimleri patladığında Marx´tan daha iyi tanınan ve çok daha etkili bir şahsiyetti. Ünü 1848´de, daha sonra konuşmalarında işçi sınıfının artan gücüne dikkat çekeceği, Ulusal Parlamento´ya seçilmesine yol açtı. 1842 gibi erken bir tarihte Proudhon şunu ifade ediyordu: " ´İşçiler, emekçiler, halktan insanlar, reform girişimi sizindir ... Yeni sosyalist devrim ... işyerlerindeki savaşla başlayacaktır´ diye günlüğüne yazıyordu; ve Latin Sendikalizminden İspanyol İç Savaşına kadar yankılanacak şu ek düşüncelerini not ediyordu: ´Eğer siyasi bir devrim aracılığı ile oluşursa, toplumsal devrim ciddi fedakarlıklar yapacaktır´ " (Woodcock, 1992, s.149).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Proudhon´un düşüncelerinin ana temaları çalışmalarının çoğu boyunca değişmemiştir. Yukarıdan siyasi devrimi eleştirmiş, Marksist gelenekten devrimcilerin saplanıp kaldığı sosyalist görüşün karanlık yanlarını açıkça ortaya koymuştur. Ne amaçla organize edilmiş olursa olsun merkezi hükümet, merkezsizleşmiş ve karşılıkçı [ing. mutualist] ekonomi tarafından karşı çıkılması gereken bir şeytandır. Çalışmalarında hep gözlenen federalist tema, gelişmekte olan ulus devletlerin merkezileşmesine karşı çıkmak için tasarlanmıştır. Bu federalizm ABD veya İsviçre´de takip edilen federalizmden oldukça farklı olan bir federalizmdi. Bu, yukarıdan "gelen" [ing. devolve, intikal eden] [bir güçten ziyade], gerçek gücün yerel düzeyde konuşlandığı bir federalizmdi. Nihayet, işçi sınıfını, en sonunda kendi özgürlüğünü kazanacak özerk bir devrimci güç olarak tanımlıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-8593794983935411326?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/8593794983935411326/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=8593794983935411326&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/8593794983935411326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/8593794983935411326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2007/01/mlkiyet-hrszlktr.html' title='MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-114124436689222089</id><published>2006-03-01T22:13:00.000+02:00</published><updated>2006-03-01T22:57:47.463+02:00</updated><title type='text'>AVRASYA SEÇENEĞİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/truth.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/320/truth.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;BİREYCİLİK, TOPLUMCULUK ve UYGARLIK&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;  &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%; font-weight: normal;font-size:11;" &gt;Tarihin bu dönüm noktasına yaklaşırken, eğer korktuğumuz gibi Batı’dan delice girişimler çıkmazsa, yine de ümitvar olmalıyız. 300 yıl önce yükselmeye başlayan bireyci Batı uygarlığı, Doğu’yu artık durgunluğa sokmuş kadim toplumsallığı, Doğu’da da törpüleyerek bireye bir özgürlük alanı açtı, ve bu doğrusu fena da olmadı; sonuçta biz de bundan bir hayli istifade ettik. Belki şimdi Doğu’nun karşılık verme zamanıdır; hayırda yarışarak ve barış içinde. &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/strong&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu gerçek bir olaydır: Hollandalı bir adam Müslüman olmaya karar vermiş. Gitmiş, ülkesindeki Müslüman din adamlarıyla görüşmüş, kelime-i şehadet getirmiş ve bu yeni dinin umdelerini öğrenmek istemiş: “Namaz kılacaksın; İslam’da Allah’a ibadet namazladır” denmiş, “hayhay” demiş; “Ramazan’da oruç tutacaksın” denmiş, “hayhay” demiş; “zekat vereceksin” denmiş, “o da nedir?” demiş. “Fakirlerin senin malındaki hakkıdır, onların bu hakkını vereceksin,” denmiş, “benim malımda kimsenin hakkı yoktur, ben her şeyimi alın terimle kazandım, kimsenin malını gasp etmedim, böyle şey mi olur?” demiş; Hollandalımız Müslüman kalmakta kararlı olmuş mu, bilmiyoruz. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;BİREYCİLİK VE BATI&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kıta Avrupası’nda olan, ama zihniyet havzası olarak Anglosakson dünyaya dâhil Hollanda, Batı kültürünün nihai örneklerinden birini teşkil eder. ABD ve İngiltere ile birlikte Hollanda Protestanlığın, liberal demokrasinin, serbest pazar ekonomisinin ve bireyciliğin kaleleridirler ve öyle görülüyor ki, Batı’nın geri kalanı da, eğer Batı uygarlığının seyri içinde devam edeceklerse, onların bulunduğu yere geleceklerdir.  Bireycilik ve bireye verilen önem belki Batı uygarlığının insanlığa kazandırdığı en önemli nosyonlardandır. Doğuda insan tekleri uzun çağlar boyu devlet, din, tarih, gelenek, toplum gibi “aşkın bütünler” tarafından kuşatılıyor ve sindirilerek zapturapt altına alınıyor iken, Batı’nın bireyci başkaldırısı, en azından son 300 yıl boyunca muazzam bir ilerlemeye temel teşkil etti; herşey temel değer olan insan tekine göre ve onun hizmetine amade olarak yeniden düzenlendi; devletler birey haklarını garantiye alan hukuk düzenlerinin koruyucusu oldular; din bireysel başarıyı ve azmi vurguladı; pazar ekonomisi bireysel yeteneklerin önünü sonuna dek açtı ve bunun sonucu oluşan muazzam iktisadi-sosyal-siyasal patlama Batı uygarlığına bugünkü lider konumunu kazandırdı.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;u1:p&gt;KAHROLSUN BATI MI?&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;u1:p&gt;Ama bir de madalyonun öbür yüzü var tabii ki. Bireyciliğin kalesi ABD’nin kapitalist düzeninin, hem de en müsait şartları yakaladığı, dünya üzerinde ABD’den başka bir süpergüç kalmadığı çağda, içinde çırpındığı ve çıkamadığı bataklık galiba bir şeylerin habercisi. Batı’nın sonunu ilan eden kalabalık kahinler grubuna katılmakta her zaman çekingen olmuş ve onlara her zaman şüphe ile bakmışımdır. Zaten sorun, şu ya da bu uygarlık havzasının sonunu ilan etmek ya da “zengin akrabanın mirasyedileri gibi” can çekişmesini yatağının başında sabırsızlıkla beklemek değildir. Sorun, Batı lokomotifinin tenderinde ne kadar yakıt, kazanında ne kadar buhar kaldığını kestirmek ve insanlığı bundan sonra ileri götürmek için bu lokomotifin hala iyi bir seçenek olup olmadığını değerlendirmektir. Bu değerlendirmeyi yeterince doğru yapan toplumlar, değişim döneminin çalkantılı denizinde uygun bir seyir rotası ile sakin sulara yol alırken, değerlendirmeyi yapamayıp tsunami dalgasına yakalananlar 300 yıl önce olduğu gibi yine alabora olacaklardır; sorun budur.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Amerika’nın parçalanan aileleri, yaygın suç ve cinsel şiddeti, milyonlarca evsiz ve fakirin durumu, daha önce de bu sayfalarda yazdığım gibi, Amerikan düzeninin yürütülmesi açısından pek bir sorun teşkil etmedi, çünkü sistem bu kategorilerde bir iyileştirme vaad etmiyordu ki zaten. Sorun başarılı bireylerin önünü açmak ve sisteme onların yaratıcı becerilerinden yeterince enerji devşirmekti; yoksa “yeteneksizleri onların sırtına yük etmek” değildi; örneğin zekat vererek olduğu gibi. Düzen bu açıdan “adildir”; çünkü Protestan bakış açısından “İlahi düzeni” taklit etmektedir; “beş parmağın beşi de eşit değildir”, Tanrı insanları farklı yetenekte yaratmış, kiminin çok, kiminin az kazanması mukadder olmuştur. Yine aynı nedenlerle ABD ölüm cezasını, aynı işlevi görecek bir başkasını bulana dek kaldırmayacaktır; çünkü mükemmel bir “sosyal Darwinist” cezadır; başarısız olan yok olur! Dikkat edilirse “suçlu olan” değil, “başarısız olan yok olur” diyoruz. Çünkü düzeni ağır ihlal kadar, bununla suçlandığında iyi avukatlar bulamamak, kendini savunamamak, cahil olmak, yeteneksiz olmak da başarısızlıktır; “giderilmeyi” gerektirir! Sistem yoluna devam eder. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;GLOBALİZM VE SÖMÜRGECİLİK&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;u1:p&gt;Batı uygarlığının bu “hayrı” ya da “şerri” sadece kendi toprakları içinde kalsa idi bizim için bu derece yakından ilgilenmek ve kafa yormak gerekmeyecekti belki; ama o bunu yaymak istiyor ve buna “globalizasyon” diyor. Ancak, tabii ki, Batı uygarlığının kendini yaymak istemesi yeni bir şey değildir. 19. yüzyılda da Batı, uygarlığını dünyanın en ücra köşelerine dek yaymış ve buna “Kolonyal Çağ” denmişti. Ama, daha önce yazdığımız gibi o dönem bu işin, tabir caizse, bir “namuslu” tarafı vardı. Bu konuda daha önce şunları yazmıştım:&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Meşhur iktisat tarihçisi Karl Polanyi Büyük Dönüşüm adlı kitabında 19. yüzyıl uluslararası banker-finans çevresine verdiği isimle “yüksek maliyeyi” (haut finance) över. Yüksek maliye yıkılan Kral-Aristokrasi-Kilise iktidarının yerine geçen yeni düzende evrensel aracı olan kilisenin yerini üstlenerek devletler arası çelişki ve çatışmaları çözmüş, yatırımların sorunsuz yürütülmesini sağlamış, sömürge ülkelerinde sanayi ve ticaretin ihtiyaç duyduğu demiryolu, liman ve diğer altyapı inşaatlarını finanse ederek Dünya’nın geniş bölgelerini ve uzak milletleri uluslararası pazara açmış; bir anlamda Avrupalı insanın Dünya’ya uygarlık getirmekle kendini yükümlü gördüğü “mission civilisatrice”i gerçekleştirmesinde gerçek bir öncü görevini başarı ile yerine getirmişti. 19. yüzyıl yüksek maliyesi fetihçiydi; insanları ve toprakları kapitalizmin evrensel pazar düzenine katıyor, bu yeni düzen içinde onlara iş ve aş sağlıyor istihdam ediyordu. Örneğin bu dönemde Afrika’nın Dünya ticareti içindeki payının %8’e çıktığını görürüz; oysa bu rakam bugün %3’tür. Sonuçta Batının bu büyük macerasında yüksek maliye de sömürge askerleri ya da misyoner-hümanist Dr. Albert Schweitzer kadar gerekli ve faydalıydı. Ve macera sonuçta herkese istediğini veriyordu: Askerler için şan-şöhret, yüksek maliye için karlar ve biriken servet, Dr. Albert Schweitzer için iç huzuru ve sevap. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bugünün “yüksek maliyesine” gelirsek karşımıza uluslararası borsa simsarları, sıcak para efendileri, fahiş faizlerle çevre ülkeleri soyan tefeciler ve Allah bilir daha kimler ve hepsinin büyük efendileri IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar çıkar. Bu tefecilerden alınan borcun faizlerini normal bir üretimin sağladığı kar ve büyüme ile geri ödemenin imkânı yoktur, dolayısıyla bu amaçla onlardan borç almanın da bir anlamı yoktur. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;1980’lerin ortalarından beri “dışa açılmak” ekonomide sihirli bir kavram olmuştur ancak pratiğe bakıldığında bundan anlaşılan mal ve hizmet hareketlerinin ülkeler arasında serbest bırakılması değildir. Bunu Avrupa ve Amerika’ya mal ihraç etmeye çalışırken karşılaştıkları kotalar, gümrükler, engeller ve giderek anlamından kopan ve yerine getirilmesi zorlaşan kalite şartları ile boğuşan ihracatçılar iyi bilirler.  Yine teoride serbest piyasanın öbür rüknü olan serbest işgücü dolaşımından ise hiç bahsetmiyorum. Serbest işgücü dolaşımı hakkından istifade edip Avrupa veya Almanya’ya giderek orada çalışabileceğini düşünen birilerinin kaldığını zannetmiyorum.  &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;O halde dışa açılmadan son 20 senedir ne anlaşıldı? 1980’lerden başlayarak şimdi kimi batmış kimi de ciddi ekonomik sıkıntıdaki birçok ülkede açılan borsalar bunun cevabıdır. Borsalarla birlikte içeriye para giriş-çıkışı üzerindeki kontroller de kaldırıldı. Bu borsaları kumarhane olarak kullanan uluslararası sıcak para geldi ve bu ülke ekonomilerinden borsa oyunları ile muazzam miktarlarda serveti alıp götürdü. Her kumara ilk başlayanın başına geldiği gibi başlangıçta işler iyi gitti. Bu ülkeler tatlı paralar gördüler, ekonomileri birden canlandı; sonra da ellerindekini avuçlarındakini bu kumarda kaybettiler. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Evet bugünün uluslararası finans oligarşisi 19. yüzyılın yüksek maliyesinin öncü rolüne hiç yakışmayan bir görüntü çiziyor. Artık karşımızda bir kahraman değil, bir kumarbaz var ve o yeni alanlar fethedip yeni ülkeleri, yeni insanları pazara katmıyor; bugünün kapitalizmi tabiri caizse “insan çöplüğü” üretmekte: Üçüncü dünya ülkelerinde gitgide artan dış borçla birlikte topraksız köylüler, fakirler ve yayılan açlık, Batı ülkelerinde bir türlü atlatılamayan durgunlukla birlikte artan işsizler ve evsizler ordusu.”&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bütün bunları ben ne için yazdım ve siz ne için okudunuz? Cevap basit: ARTIK BATI BİREYCİLİĞİ DÜNYAYI DAHA GÜZEL GÜNLERE GÖTÜRMÜYOR.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu sayıda yayınlanan Henry Kissinger’ın hayatı ile ilgili çok ilginç yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum. Olay Henry Kissinger’ın Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi’nde çalıştığı 1974 yılından başlayarak gelişir:&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“10 Aralık 1974’te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak hazırladılar: “Ulasal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri”  (National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). BURADA SOYKIRIMIN ABD HÜKÜMETİNİN RESMİ MİLLİ GÜVENLİK POLİTİKASI OLMASI ÖNERİLİYORDU. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, Dünya nüfusunun ençok 8 milyarda tutulmasını ve 2075’te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını öneriyordu. Bu kadar nüfus artışının “savaşlar ve devrimlere” yolaçacağını söyleyen NSSM 200 “gıda kontrolünün” hızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor ve  modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen “çok fazla sermaye yatırımı” gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200’ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi.  NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının %47’sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etiyopya ve Kolombiya.” &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bugün bu projenin yürürlükten kaldırıldığına dair bir kanıt yoktur; bunu 2000’lerin süper Amerikan Başkanı Bush’un “artık nükleer silahları olmayan ülkelere karşı da atom bombası kullanabiliriz” ifadesi ile birleştirirseniz, nükleer teknoloji kullanılarak geliştirilmiş bir “insan çöplüğünün kontrol altına alınması” prosesinde uygulanması için çok sebep vardır. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Batı uygarlığının, havaya uçan bir cephaneliğin havai fişek gösterisine benzer bir manzara yaratmadan dünya sahnesinden çekileceği, ya da en azından böyle bir “gösteriden” sağ kurtulacağımız ümidini taşırsak, sorabiliriz: “Sonra ne olacak?”&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;AVRASYA VE TOPLUMCULUĞUN YÜKSELİŞİ&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Hakim Batı kültürü, en başarılı ve güçlülerin egoizmi ve diğerlerinin üzerinde hükmetme hakkına dayanan 300 yıllık bireycilik yerine, artık giderek gereği kendini dayatan bir diğerkamlığı ve toplumculuğu içinden türetebilir ve uygarlık sahnesine çıkarabilir mi? Güneşin altında ne olup ne olmayacağı iyi-kötü bellidir, ve Batı’nın uygarlık ocağında küllenmiş ama sönmemiş diğergamlık ve toplumculuk korlarının hala içten içe yandığına, ya da böyle olsa bile, bu zayıf korların güçlü bir uygarlık ateşi çıkarabileceğine dair elde yeterli kanıt yoktur; bir zamanlar Doğu’dan da bir bireycilik ateşi yakmasını kimse beklememişti, nitekim yanmadı da. O halde “Batı”nın üzerinde uygarlık güneşi alçalıyor; ve belki de “Doğu”da tan yeri belli belirsiz ağardı.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Daha önceleri de yazdığımız gibi, “Doğu” kelimesiyle bu yazılarda kastedilen İslam (İran hariç) ve diğer Asya kültür havzalarının yanısıra Ortodoks Hıristiyan kültür havzasıdır. Bir kez daha bir Doğu imparatorluğu olan Osmanlı’nın Bizans terekesi Ortodoks Balkanlarda neredeyse yıldırım hızıyla yayıldıktan sonra (Osmanlı’nın Boğazları geçip Trakya’ya ayak basışı ile şimdiki Hırvat-Boşnak sınırına varışı arasında yaklaşık 50 yıl vardır) yüzyıllarca bu sınırı pek ilerletememiş olması manidardır. Çünkü Ortodoks toplum ve siyaset tarzı ile Osmanlınınki anahtar ve kilit misali birbirine uyuyordu.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;20. y.y. başlarında Rus Çarlığı’nı başkalarının değil, ama Doğu’nun büyük hanlarının takipçisi ilan eden Rus Avrasyacıları ve onların takipçisi bugünküler de Rus kimliğini Batılıdan çok Doğulu görürler. Bu anlamda Ortodoks toplumsallığı “Sobornost” ve Avrasyacıların tarif ettiği toplum ile uyumlu “senfonik kişilik” ile İslam’ın “cemaat” ve “insan-ı kâmil” kavramları arasında büyük benzerlikler vardır. Avrasyacıların da tespit ettiği gibi Batı “organik” olan toplumu parçalar ve onu “inorganik” parçacıklara, yani bireylere indirger. Bu barbarlıktır. “Senfonik kişilik” sahibi birey ise bunun aksine toplumunun tüm özelliklerini bünyesinde barındırır ve ilişkileri bireysel rekabetten çok işbirliğine yöneliktir; bu uygarlıktır. Öte yandan toplumsallık uzun bir evrimle kazanılmış, “organik bir süreçtir”; dolayısı ile bunun korunması içinde yeşerdiği çeşitli toplumsal kültürlerin korunması ve globalizmin saldırgan dönüştürücü-tektipleştirici süreçlerine karşı çıkmakla olur. Ve herhalde Türkiye’de bu hassasiyete çok kişi katılır.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;u1:p&gt;LİBERALİZM, İSLAM, SOL (A &lt;st1:personname productid="LA TURCA" st="on"&gt;LA TURCA&lt;/st1:personname&gt;)&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;u1:p&gt;Bize gelince. Toplumsallığımızın temel direği olan İslam için Amerikanvari “dog-eat-dog” (köpek köpeği yer) rekabeti çok yabancıdır ve toplumsal bünyemiz bunu asla ve tam olarak kabul edemedi. Sonuçta ortaya ’80 sonrası Amerikanvariliğin “kafanı kullan köşeyi dön” karikatürü çıktı. Mevlana’nın “Ol mahiler derya içredir; deryayı bilmezler” sözünün işaret ettiği gibi içinde yaşadığımızdan bu halin ne derece traji-komik olduğunu göremiyoruz; belki bir içecek şirketinin Amerikalıları Türk adetlerini benimsemiş gösteren TV reklamları halimizi kavramak için tersinden örnek olur. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu anlamda Türk toplumsallığının çöküşü, 250 yıl sürmüş Batılılaşma maceramıza rağmen yeni sayılabilir. Bizde sokaklarda yaşayanların, evsiz-kimsesizlerin ortaya çıkışı 20 yıllıktır. Bundan önce bu kişiler sahipsiz kalmaz; yaşadığı mahallede bakılırlardı; ilk bakışta garip bir örnek gelebilir ama; yine bizde “su” satmak da hoş olmayan birşeydi; “Allah’ın suyu satılır mı kardeş?” hayretli nidasını hala hatırlayanımız çoktur; su daha yeni “Allah’ın” olmaktan çıktı; piyasa metaı haline geldi. Örnekler uzatılabilir. Ancak bir şeye dikkat edilmelidir. &lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Türkiye’de kültürel kodumuzda yatan bu toplumsallığın siyasal ve iktisadi rasyonalite düzeyinde kendini devam ettirmesi, ne tuhaftır ki, bir “gizli el” tarafından durdurulmuştur. 1960’larda ve ’70 başlarında Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi kişilerin araştırdığı İslam’da sosyalist toplumsallığın temellerini arama ve bununla bağlantılı İslam-sosyalizm tartışmaları bir anda yerini bir tarafta bir din-Tanrı düşmanlığına, öte yanda ise çivisi çıkmış bir sağ-müslüman-liberalliğine bıraktı. Eh! Serbest pazar “dindarlık” rükünlerinden olunca dinin de bezirganların elinde alınıp satılmasına birşey denemez. Bugün dindar bir kişinin liberal, globalist değerleri savunması garip karşılanmaz; tersi tanımsızdır; bir sosyalistin din ve Tanrı’dan övgüyle bahsetmesinin ise “davaya ihanet” olmadığını anlatmak için epeyi ter dökmesi gerekir. Ancak Türkiye bunları aşma potansiyeline sahiptir; tabii eğer uygarlık-kültür havzası olarak doğru tercihleri yaparsa.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Daha doğuya gidersek, Asya’nın Hindu ve Budist geleneklerinin topluma, aileye ve geleneğe değer veren kültür kodları hala canlılığını korumaktadır. Dolayısı ile insanlığın artık yüzünü dönmesi gereken toplumsallık seçeneği Doğu’dan çıkacaktır.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kimilerine göre “Uygarlıklar Çatışması”, kimilerine göre kadim Doğu-Batı çelişkisi denen şey, büyük ihtimalle bir nükleer felaket ve soykırım sahnesi içinde Batı uygarlığının batışı şeklinde tezahür etmeyecektir. Batı kendi bireyci geleneğinin getirdiği sıkıntılar içinde boğuşarak durgunluğa girerken (ki bunun işaretlerini bugün görüyoruz), Doğu toplumsal alternatiflerini kendi kültürel kodlarından süzerek, ekonomi-politik rasyonalite düzeyine çıkaracak ve hızlı bir siyasi-toplumsal-iktisadi gelişim sürecine girecektir (bunun da kimi işaretlerini bugün görüyoruz - 10 yıllık bir çökertme operasyonundan sonra hala ayakta duran Doğu Asya ekonomileri gibi) Bu gidiş, tıpkı 300 yıl önce olduğu gibi bir süre sonunda Doğu’nun üstünlüğü ele geçirmesi ile sonuçlanacaktır.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Tarihin bu dönüm noktasına yaklaşırken, eğer korktuğumuz gibi Batı’dan delice girişimler çıkmazsa, yine de ümitvar olmalıyız. 300 yıl önce yükselmeye başlayan bireyci Batı uygarlığı, Doğu’yu artık durgunluğa sokmuş kadim toplumsallığı, Doğu’da da törpüleyerek bireye bir özgürlük alanı açtı, ve bu doğrusu fena da olmadı; sonuçta biz de bundan bir hayli istifade ettik. Belki şimdi Doğu’nun karşılık verme zamanıdır; hayırda yarışarak ve barış içinde.&lt;u1:p&gt;&lt;/u1:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Türkiye ise, ya yükselen Doğu’ya karşı Batı’nın hiç sevmediği ve kolay elden çıkartılır ileri üssü olmaya karar vererek kaybedecek; ya da kendi kültürel köklerini ve nereye ait olduğunu hatırlayıp, uygarlık sancağı altındaki yerini alacak ve kazanacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 4pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic; color: rgb(255, 102, 102);"&gt;Dr. Altay Ünaltay&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-114124436689222089?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/114124436689222089/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=114124436689222089&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/114124436689222089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/114124436689222089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2006/03/avrasya-seenei.html' title='AVRASYA SEÇENEĞİ'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-114122730484035241</id><published>2006-03-01T17:03:00.000+02:00</published><updated>2006-03-01T17:41:58.826+02:00</updated><title type='text'>Tarih Felsefesi: HABİL - KABİL</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/seriati.1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/200/seriati.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu öğretide tarih felsefesi bir bilimsel zorunluluk esasına dayanmakta olup sürekli bir akımdır. Tıpkı insanda olduğu gibi, insanlığın başlangıcından bu yana her yerde baş göstermiş ve tarihi oluşturmuş olan ve iki düşman ve çelişik unsur arasında süregelen bir diyalektik çelişki ve savaşım söz konusudur tarih felsefesinde de. Tarih, insan türünün zaman çizgisindeki devinimidir. İnsan türüyse “küçük dünya”dır; varlığın en yetkin görünümü, yaratılışın tezahürüdür. Doğa ise onda bilince ulaşmıştır; onun çizgisinde evrime, bilinçli ve kendinde olan diri bir olmaya doğru yol alır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Başka bir deyişle insan, varlığın mutlak irade ve bilinci olan Allah iradesinin tecellisidir. İnsan bu “insanbilim”inde Allah’ın dünyadaki temsilcisi, yeryüzündeki halifesidir. Dolayısıyla, “insan olma” serüveninden ve mahiyetinin oluşma sürecinden ibaret olan insan tarihi, rastlantısal olamaz, olaylarca yaratılmış olamaz, maceracıların oyuncağı olamaz; bu tarihin kof, boş, anlamsız, sonuçsuz ve bilinmez olması olanaksızdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kuşkusuz, tarih, dünyanın öteki gerçeklikleri gibi bir gerçekliktir; bir yerden başlayıp kaçınılmaz olarak bir yere varacaktır. Hedefi olmalıdır tarihin, bir yöne doğru yürümelidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Nereden başlamıştır? “Çelişki”nin başlangıcından (!); tıpkı insan gibi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İnsanın kökenini insanbiliminde şu şekilde tanıdık: İnsan, balçıktan ve Allah’ın ruhundan mürekkeptir. Adem’in öyküsüne bakın bir! “Adem”in öyküsünde insan türünden, gerçek ve felsefi anlamıyla insandan söz edilir. İnsan işte Ademdeki bu “ruh-balçık”, “Allah-Şeytan” savaşımından başlar. Fakat tarihi nereden tanıyoruz? Nereden başlar tarih? Kâbil ile Hâbil’in savaşından.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Adem’in oğullarının her ikisi de beşeridir; doğal birer beşer. Ama birbiriyle savaşmaktadırlar. Biri ötekini öldürür. Buradan başlar insanlık tarihi. Adem’in savaşı özde (türde) gerçekleşen zihinsel bir savaştır. Bu ikisininkiyse hayatta gerçekleşen özdeş savaştır. Dolayısıyla Hâbil ve Kâbil öyküsü, tarih felsefesini, Adem’in öyküsüyse insan felsefesini göstermektedir. Hâbil ile Kâbil’in savaşı tarihteki iki karşıt cephenin savaşıdır, tarihin diyalektik esasına göre. Dolayısıyla, tarihin de insanınki gibi diyalektik bir hareketi vardır. Bu çelişki de Kâbil’in (Bence çiftçilik düzeninin, tekelci ya da bireysel mülkiyetin temsilcisidir.) Hâbil’i (Bence avcılık çağının ve mülkiyetten önceki ilkel ortaklık döneminin temsilcisidir.) öldürmesiyle başlar. Bundan sonra tarihin sürekli savaşı başlar. Tarih, baştanbaşa, katil Kâbil kanadıyla, maktül Hâbil kanadı arasında, hâkim kanatla mahkûm kanat arasında olagelen savaşa sahnedir. “Avcı Hâbil”, “mâlik Kâbil” eliyle öldürülür. Yani üretim kaynaklarının genel paylaşım dönemi (hayvancılık ve avcılık çağı) ve kardeşlik ve gerçek iman ruhu, çiftçilik döneminin ve özel mülkiyet düzeninin, dinî aldatmacanın ve başkasının hakkına tecavüz etmenin gerçekleşmesiyle ortadan kalkar, mahkûm olur. O zaman Kâbil, tarihte diri kalır. Hâlâ da ölmemiştir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu konuyu şuradan çıkardım: Adem, oğullarına, ihtilaflarını -Kâbil, kardeşinin güzel nişanlısına tutulmuştu. Bu yüzden ihtilafa düşmüşlerdi. İhtilafı gidermeleri için Allah’a kurban sunmalarını önermişti. Kâbil, kurbanlık olarak bir deste solgun sarı buğday getirmiştir. Hâbil’se kırmızı tüylü genç ve kıymetli bir deve getirir. Bu yüzden Hâbil’i avcılık döneminin temsilcisi, Kâbil’i de çiftçilik döneminin temsilcisi olarak görüyorum. Tarih, hayvancılık, yani avcılık döneminde (ki deve, bu öyküde bu üretim düzeninin göstergesidir) doğa, üretimin kaynağı olmuştur (Orman, deniz, ova ve ırmak). Tüm kabilede üretim aracı olarak el ve tırnak kullanılıyordu daha çok. Kimi zaman da herkesin sahip olabileceği ve kendisinin yapabileceği araçlar vardı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Üretim kaynaklarında (su ve toprak vs.) ya da üretim araçlarında (öküz, saban vs.), özel ve bireysel mülkiyet bulunmuyordu. Her şey, eşit olarak, herkesin kullanımındaydı. Kardeşlik ruhu (eşitlikten doğan), toplu ruhun kutsanması, toplumsal gelenek, ataya hürmet, ahlaki ödevler karşısında başeğme, toplu yaşayışın sınırlarına mutlak ve kesin boyun eğme, yaratılıştan gelen safâ ve gönül temizliği, dinî vicdan, barış ruhu, sevgi, fedakârlık vb., bu düzende insanın ahlaki özelliklerindendir. Hâbil ise böyle bir insanın temsilcisidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İnsanın çiftlikle tanışmasıyla, insan yaşayışı, insan toplumu ve insan tipi, bence tarihin en büyük devrimi olan derin bir devrimin eline düşer. Bu, yeni insanı ortaya çıkaran, güçlü ve kötü insanı, medeniyet ve parçalanma çağını oluşturan bir devrimdir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Çiftçilik düzeni, doğadaki üretim kaynaklarını sınırladı; üretim araçlarını gelişip üretim ilişkilerini karmaşıklaştırdı! Tarım alanı -orman ve denizin tersine- özgürce, herkesin yetkisinde olmadığından, ilk kez olarak doğadaki bir şeyi kendine özel kılma ve başkalarını ondan yoksun bırakma gereksinimi bilirdi: Bireysel mülkiyet!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bundan önce, insan toplumunda “birey” yoktu. Kabilenin kendisi bir bireydi. Tek parça toplum -ki herkes bir aile içindeki kardeşlerdir- bölündü. Doğadaki bir toprak parçasının -ki herkesin malıydı; herkesin mülkiyeti altındaydı- bir kişinin hakkı olduğu ve ötekilerin hak sahibi olmadıkları ilk gün, henüz kanun, din, veraset vb. gibi hiçbir kural ve sistem bulunmuyordu. Sadece “güç” vardı. Kabilenin güçlülerinin gücü -ki ortak mülkiyet düzeninde kabilenin koruyucusu ve daha çok toplumsal haysiyet kazanma etkeni ya da daha çok av avlanma etkeniydi; bunların hepsi de kabilenin yararınaydı, şimdi sadece “hak”kın belirlenme kaynağı tekelci yararlanmaların koruyucusu, bireysel mülkiyetin kazanılmasının ilk etkeni olmuştu. Bu yüzden Marx’ın “Mülkiyet, güç kazanma etkenidir.” Şeklindeki görüşü, tarihin bu hassas anında, doğru anlaşılması için doğru yansıtılmalıdır. Şu anlamda ki işin başlangıcında, mülkiyeti bireye özgü kılan etken güç ve kudretti. Güç, bireysel mülkiyeti yarattı. Bireysel mülkiyetse güce süreklilik ve silah verdi; onu yasal, doğal ve meşru kıldı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Özel mülkiyet, tek parça toplumu ortadan ikiye böldü. Temel, sahiplenme ve bireysel mülkiyet üzerine kurulduğunda, zahitlik edecek, gerçek ve gereksinim duyduğu kadarıyla yetinecek hiç kimse yoktur. O zaman, bu gereksinimin miktarını kendisi belirlemelidir!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Burada, artık bir şey yapamayacağı zaman yetinir; artık istemiyorum diye bir şey yoktur. Önceki Hâbil düzeninde -ya da toplu mülkiyette- herkes, gereksinimi olduğu ölçüde avlanırdı. Çalışmak, gereksinimin giderilmesi için bir araçtı sadece. Üretimde kim daha çok hak etmişse daha çok kazanıyordu. Ama şimdi doğanın açık ve bereketli sofrasından uzaklaşıp sanatın (toprak ve tarım) hakir ve fakir sofrasının başına üşüşerek hırsla, açgözlülükle, aşırı istekle birbirinin canlarına da düştüler. Bu “yeni toplumsal yaşayış ilişkisi”nde akbabalar, leş yiyen kuşlar (Kâbil’in öyküsünde kargalar) bütün zayıf kuşların kollarını kanatlarını kırarak her birini bir yana sürdüler. Hep birlikte, tek bir sesle, çöllerin bağrında, ırmak kıyılarında, deniz sahillerinde hareket halinde olan göçmen kuşlar grubu gibi bir toplum, şimdi bu özel mülkiyet, tekelcilik leşinin başında vahşice ve kinle dolu bir durumda “kâh beriki ötekine pençe atmakta, kâh öteki berikini gagalamaktadır!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Sonunda bu insanlık ailesi, özgürlük, barış, hoşgörü ve mutlulukla dolu bu aile, düşman ve çelişik iki kutba dönüşür: Gereksinim ve iş gücünden fazlaca bir toprağa sahip olan bir azınlıkla, bunun tersine açlık çeken ve kol gücü bulunan, ama toprağı ve aracı bulunmayan çoğunluk. Yeni toplumsal ilişkide yazgı açık ve kesindir: Kölelik! İçinde, “kendisi”nden başka hiçbir şeyi bulunmayan, ne toprağı, ne suyu, ne yüzsuyu, ne şerefi, ne soyu, ne sopu, ne ahlâkı, ne izzeti, ne düşüncesi, ne bilgisi, ne hüneri, ne değeri, ne hakkı, ne hakikati, ne ruhu, ne anlamı, ne eğitimi, ne dini ne de dünyası bulunan bir sınıfın yer aldığı toplumsal bir düzen.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bunlar, hep torağın ürünüdürler. Bahçeden ve tarladan elde edilen çiçek ve meyveler, bu maddi ve manevi ürünlerin üretim kaynaklarının sahibi olan sınıfın, aşağı işler yapmadığından, kendini eğitip bilgi sahibi kılmak ve maneviyata, edebiyata, bilim ve sanata yönelmek için fırsatı, olanakları ve sermayesi bulunan sınıfın tekelinde olacaktır kaçınılmaz olarak. Her ikisi de, tek ruh taşıyan elbirliği içindeki önceki toplumla birlikte yaşıyor ve tek bir ruhla, tek bir yakınlıkla, tek bir haysiyet ve şerefle: Kabile halinde (!) hayat sürüyordu. Her ikisi de boş ellerle yanyana ormana ve denize gidiyordu. Doğanın servetini, çevrelerindeki hava gibi -ki onda ikisi birlikte soluk alıyordu- ve ülkelerinin gözleri önüne serilen alanları gibi -ki ikisi birlikte oturup seyrediyordu- kabileleriyle birlikte kullanan iki “eşit”ti ve doğal olarak iki “kardeş”ti her ikisi de. Her ikisi de bir Adem’in çocuklarıydı. Adem ise tek bir topraktandı. Ama şimdi, bu iki kardeş, mülkiyet leşinin başında, birbirinden uzaklaşmış olarak karşı karşıya geçmişti. Aralarında yargıda bulunan tek şey cana kasteden düşmanlıktı! Akrabalık bağı, kölelik bağı olmuştur artık. Eşitlik, ayrılığa kurban edilmiştir; kardeşlik, kardeş katilliğine dönüşmüştür. Din, aldatma ve çıkar sağlama aracı olmuştur; gerisi hiç! İnsanlık ruhu, barış ve sevgi ise kinci ruha, rekabete, mala kulluğa, açgözlülüğe, tekelcilik arayışlarına, aldatmacaya, baskıya, zulme, bencilliğe, taş kalpliliğe, kâtilliğe, hakları ayaklar altına almaya, sultacılığa, üstünlük taslamalara, faziletçiliğe, halkı aşağılamaya, güçsüzü horlamaya, kişisel çıkar yolunda her şeyi ve herkesi ezmeye, kardeşin canına kıymaya, babaya işkence etmeye ve hattâ Allah’ı kandırmaya dönüşmüştür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu şekilde Hâbil (inançlı, barışsever ve fedakar insan) tipiyle Kabil (şehvet kulu, mütecaviz kardeş katili, inançsız ve maddeci insan) tipi arasındaki çelişki, ruh çözümlemesi ve bilimsel, toplumbilimsel irdeleme yoluyla derinlemesine anlaşılabilir. Bu yolla onların çevresi ve işleri de tam açıklığa kavuşur. Böylelikle, her ikisi de aynı soydan, aynı anne-babadan oldukları, aynı eğitimi aldıkları ve aynı aile, çevre ve din içerisinde yetiştikleri halde -ve o çevrede, henüz insan toplumu oluşmadığı ve çeşitli düşünsel çevreler, kültürel havalar, toplumsal gruplar olmadığı varsayıldığında, kardeşlerden her birinin farklı din ve öğretimlerin etkisi altında kaldıkları söylenemez- nasıl olup da birbirlerine bu denli zıt duruma geldikleri ve her birinin başka bir tipin sembolü oldukları öğrenilebilir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Araştırmada uygulanması gereken bilimsel ve mantıksal yöntem şudur: Her yönden birbirine benzeyen, ama bir yönden birbirinden ayrılan ve çelişen iki olgudan her birinde etkin olan bütün etkenler, neden ve koşullar dizin halinde ortaya konulmalıdır. Bu yapıldıktan sonra her ikisinde ortak ve benzer olan yanları ayıklayarak böylece çelişen ve karşıt etken ya da etkenlere ulaşılmalıdır. Bu iki kardeşin öyküsünde de onların ayrılık yönünü oluşturan tek etken, her birini özel toplumsal ve iktisadi bir konum içine sokan farklı çalışma etkeni ve her ikisinin sahip olduğu çelişik üretim altyapısı ve iktisadi düzendir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu kuramı açıkça pekiştiren şey, Hâbil tipiyle ilkel ortaklık çağı, bağımsız üretim ve avcılık dönemi insanın sınıfsal psikoloji ve toplumsal davranışının tam bir uyum içinde olmasıdır. Kâbil tipiyse, sınıfsal toplum ve kölelik düzeni insanın toplumsal ve sınıfsal ahlâkıyla, efendi psikolojisiyle uyum taşımaktadır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İkincisi, tefsircilerin ve bilginlerin, Hâbil ve Kâbil kıssasının, Kuran’da nefsin [insanın] öldürülmesinin kınanması için anlatıldığı şeklinde bir yorumda bulunmaları, aslında -Fransızların deyişiyle- konuyu yüzeyselleştirmek ve basit göstermekten başka bir şey değildir. Benim görüşüm, doğru olmasa bile, onların olayı anladıkları ölçüde basit ve az yararlı değildir en azından. İbrahimî dinler, özellikle İslam, bu öyküyü, insan türünün dünyadaki yaşayışının başlangıcının eşiğinde ortaya çıkan ilk büyük olay olarak söz konusu etmektedir. O zaman bu dinlerin bütün hedeflerinin, bu sonucu [tefsircilerin vardığı sonucu] almak istedikleri olduğu inanılır bir şey değildir. Bu öykü, her ne olursa olsun şu tür bir çıkarımda bulunulan sıradan bir ahlakî öyküden daha çok derindir: “Öyleyse, nefsi öldürmenin çirkin bir davranış olduğu ve bizim bu uygunsuz davranışa yaklaşmamamız ve ondan uzaklaşmamız gerektiği açıkça anlaşılmaktadır; hele de o taraf bizim kardeşimizse...!” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bence, Hâbil’in Kâbil eliyle öldürülmesi, büyük bir değişimden, tarih çizgisindeki hızlı dönüşten, özellikle de, insanın serüveninde baş gösteren en büyük olaydan haber vermekte, onu derinlemesine açıklayıp, hakkında bilimsel, sınıfsal ve toplumbilimsel yorumda bulunmaktadır. Bu büyük olay ve değişim, ilkel komün döneminin son bulması, insanın avlanma yoluyla üretim şeklindeki ilkel eşitlik ve kardeşlik düzeninin (Hâbil) yok oluşu ve çiftçilik yoluyla üretimin, özel mülkiyetin ortaya çıkışının, ilkel sınıflı toplumun ve parçalanma, sömürü, mala kulluk, inançsızlık düzeninin, düşmanlılığın, yarışın, açgözlülüğün, yağmanın, köleliğin ve kardeş katilinin başlayışıdır (Kâbil). Hâbil’in ölüp Kâbil’in hayatta kalmasıyla tarihsel özdeş bir gerçekliktir. Ondan sonra, dinin, hayatın, iktisadın, yönetimin ve halkın alın yazısının Kâbil’in elinde olduğu çıkarımı da ileri ve eleştirel yapısı bulunan gerçekçi bir çözümlemedir. Hâbil’in ardında evlat bırakmadan gitmesi ve şu anki insanların hep Kâbil’den geriye kalmaları(1)da Kâbil’in düzeninde Kâbilci toplum, yönetim, din, ahlâk, görüş, yöneliş ve davranışın genellik taşıdığını, her toplum ve çağa egemen olan yaşamsal düzensizliğin, düşünce ve ahlâk karışıklığının buradan geldiğini göstermektedir.(2)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu durum “Ademoğlu”nun yeryüzünde yaşamaya başladığı (Bu ikisinin kız kardeşleriyle evlenmeleri) ilk günün, çelişkinin, düşmanlığın ve en sonunda da “kardeş katli”nin başlangıcıyla bir arada bulunduğunu gösterir. Ayrıca bu durum, şu bilimsel gerçeği kanıtlar: Birincisi, yaşam, toplum ve tarih, çelişki ve savaşım üzerine kuruludur; ikincisi, idealistlerin düşündüğünün tersine, bunun temel etkeni, din inancının gücüne, kardeşlik bağına, hak ve ahlâka üstün gelen iktisat ve cinselliktir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İlk ihtilaf, Hâbil ile nişanlı olan kız kardeşi, Kâbil’in kendi payına tercih etmesi, Adem’in görüşüyle belirlenen nişanlıyı değiştirmekte diretmesi ve her ikisinin Adem’in huzurunda şikayette bulunmalarıdır. Bunun üzerine Adem, kurban sunmalarını ve kimin kurbanı kabul edilirse ötekinin ona karşı boyun eğmesini önerdi. Kâbil burada da sahtekârlık yapıp solmuş buğday getirdi (Alçaklığa bak ki ihtiyacı olduğunda bile hıyanet ediyor, hem de Allah’a! Bu haliyle o, bu düzenin insan tipini göstermektedir). Böylelikle, sunduğu kurban kabul edilmedi. Yine sahtekârlık yaptı ve hevesinin yolunda Allah’ın sözüne kulak asmadı. Hâbil’in (ki şikayetçi olmadığı, bir şey istemediği halde en güzel devesini, en değerli servetini rabbine sunmuştu ve doğal olarak da kurbanlığı kabul edilmişti) nâmertçe öldürüldü. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Hatta bu ikisinin ölüm olayı sırasındaki konuşmaları düşündürücüdür. Kâbil, ölümle tehdit ederken Hâbil, yumuşaklık, şefkat ve teslimiyet içinde şöyle der: “Ama ben sana el kaldırmam.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Hâbil insanı, toplum ve düzeniyle, bu sadelik içerisinde, en küçük bir direniş göstermeksizin ezildi. Kâbil insanı ve düzeniyse tekelci ve mütecaviz duruma geldi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Burada ben, bu öyküde cinsellik konusu iktisattan daha güçlü ve öncelikli bir etken olarak gösterilmemiş midir? Şeklinde bir soru işareti koymuştum önceden. Burada Freudizm daha başarılı görülmüyor mu? Bu karmaşada ilk kelime yine “kadın”dır. Yine aynı şekilde babaları Âdem’in serüveninde her şey Havva’dan başlamamış mıydı? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Ama, daha derin düşünürsek konunun bu basitlikte ve doğrultuda olmadığını görürüz. Çatışmanın ilk kaynağının, Hâbil’in nişanlısına Kâbil’in meyletmesi olduğu doğrudur; yani Freud haklıdır. Fakat, Freud da “ilk etken”i -seksualite- tanımadan önce başka etken ya da etken ve nedenler dizgesinin de bulunduğunu kabul ederse, burada bu öykünün “cinsellik etkeninin öncelikli ve temel oluşu” esasıyla çözümlenemeyeceğini kabul edecektir. Çünkü, Kâbil’in Hâbil’in nişanlısına olan eğilimi nedeniyle anlaşmazlığı başlattığı doğru olmakla birlikte, önsel bir konuyu gündeme getiren bir soru söz konusudur bundan önce: Birincisi, bu iki kardeşten niçin Kâbil gösterir bu hassasiyeti? Oysa her ikisinin de benzer tepkileri, birbirine yakın ve aynı ölçüde taassup ve ayak diremeleri olmalı değil miydi? (Şu esasın anımsatılması, burada önem taşımaktadır: Her ikisinin de her bakımdan benzer “veraset ve çevre”leri bulunmaktaydı.)(3) İkincisi, böyle benzer koşullarda bilimsel bakımdan iki kardeşten sadece biri böyle bir hassasiyet taşıyor olsa bile niçin bu Kâbil olmuştur? Üçüncü ve önemli bir olgu olarak, öykü metninden, bu ikisinin konuşmalarından, her birinin davranışından ve ayrıca öyküyü anlatan Kur’an’ın görüşünden, Hıristiyanlık, özellikle de Yahudilik metinlerinden, bunun yanında tefsirlerden, tarih kitaplarından ve İslamî rivayet ve hikayelerden -bu görüş oldukça önemli ve temel bir görüştür- Hâbil’in bir iyilik tipi Kâbil’in ise bir kötülük tipi olarak tanındığı anlaşılmaktadır. “Karakter”den değil, “tip”ten söz ediyorum. Örneğin, Kâbil’in sadece şehvetperestlik ya da maddecilik hasleti taşıdığını, Hâbil’inse sadece dinî ya da duygusal bir özelliği olduğunu söylemiyorum, hayır. Biri, kötü bir insanın, ötekiyse iyi bir insanın tezahürüdür. Bu yüzden ben, Hâbil’in “sağlıklı fıtrî bir insan” olduğu ve toplumsal düzenin, düzensiz ve insanlık dışı çalışma ve iktisat hayatının onu “aline” etmediği, bozmadığı, kirletmediği, saptırmadığı, kusurlu ve eğri hale getirmediği ve Marcuse’nin söyleyişiyle “kırılmış”, düğümlü ve kirli ürünler elde etmediği sonucuna vardım. Bu yüzden, babasını seven, kardeşine şefkat duyan, Allah’a iman besleyen, hakka boyun eğen, saygılı ve takvalı bir adam olmasının ve kardeşinin tersine, cinsel eğilim için onca coşku ve şevkle yanıp tutuşmamasının yanı sıra Hâbil, güzellik karşısında da tepkisiz ve duygusuz olamamıştır. Çünkü Kâbil’den kaynaklanan bunca kötülükler ve sıkıntılar boyunca, hatta Kâbil’in kendisini ölümle tehdit etmesine karşın, bir kez olsun, zahitçe bir tavırla “Gel ağabey, biz hayrından vazgeçtik, önemi yok. O çirkin bacıyı al da başına çal.” dememiştir. Hâbil bir insandır. “Adem’in Oğlu’dur; ne bir eksik, ne fazla. Bu öyküyü nakleden bütün metinler de onu böyle betimlemek istemişlerdir. Bence bu, şu nedenle olmuştur: Çelişki ve ayrılık bulunmayan bir toplumda yaşıyordu; işi de bağımsız bir işti. Ne raiyet sahibiydi, ne de şehriyarın kölesiydi.(4) Sadece insandı o. Herkesin, hayatın bütün nimetlerinden, toplumun bütün maddi ve manevi olanaklarından eşit ve ortaklaşa olarak yararlandıkları ve hep birlikte (ki birbirleriyle kardeş de olacaktır) sağlıklı, güzel, şefkatli, temiz, saf, dost ve iyi ruhun yetiştiği bir toplumdur Hâbil’in toplumu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kâbil, öz olarak kötü değildir. Onun özü, Hâbil’in özüdür. Hiç kimse, kötü özlü değildir. Hepsinin özü, Adem’in özüdür. İnsan karşıtı toplumsal bir düzende, sınıfsal bir toplumda, köleliği ve efendiliği geliştiren bireysel mülkiyet rejiminde, insanları ya kurt, ya tilki, ya da kuzu haline getiren bir rejimde ve bu düşmanlık, rekabet, taş yüreklilik, paraya kulluk, aşağılık, açlık, oburluk, esaret, kayıtsızlık, güç, para ve aldatmaca sahnesinde yaşam felsefesi, yağma, çıkarcılık, tutsak etmek, sultacılık ve yemek üzerine kuruludur. Söyleşmek, sövgüden, yalandan ve yağcılıktan ibarettir. Yaşamak, zalimlik, zulme boyun eğmek, bencillik, aristokrasi, yığıcılık [stokçuluk], boynu kalınlık ve kendini süslemeye düşkünlüktür. Toplumsal ve insanî ilişkiyse, vurmak, yemek, emmek, emilmektir. İnsanlık felsefesi de, olabildiğince lezzet, olabildiğince servet, olabildiğince şehvet ve olabildiğince güçlenmektir. Her şey, döner dolaşır, kendine tapınmaya geri gelir; her şeyin ve herkesin “ego” için, aşağılık kaba ve haris ego için kurban edilmesine çıkar bütün yollar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;O zaman, iyi, temiz ve “şefkatli” Hâbil’in kardeşi, Adem’in öz oğlu olan Kâbil, cinsel eğilimi (çok fazla güçlü ve delilik derecesinde bir aşk olmayıp, tersine geçici bir heves olmakla birlikte) uğruna rahatlıkla yalan söyleyen, rahatlıkla hıyanet eden, vicdanı sızlamadan imanını batağa sürükleyen, hepsinden daha rahat bir biçimde kardeşinin başını koparan bir varlık durumuna gelir. Bu işler, ondaki cinsel eğilimin her şeyden kuvvetli olmasından değil (Bay Freud!), tersine daha basit olarak, ondaki insanî erdemlerin oldukça güçsüzleşmesinden, güçsüz bir hevesten daha güçsüz duruma gelmesinden kaynaklanmaktadır. Sizin sözleriniz Bay Freud, eğer doru olsaydı ve ondaki cinsel etken ona her işi yaptıracak kadar -ki yaptı!- güçlü olsaydı, kurban sunulan yere kızıl tüylü en değerli deveyi götüren Hâbil değil, o olurdu! Freud’un dediği doğru olsaydı, babasının önerisini duyunca, ovaya koşup bütün harmanlarını ateşe veriyorken görmeliydik Kâbil’i.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Oysa onun, elinden kaçırdığı aşkını elde etme yolunda Allah’ın rızasını kazanmak için Allah’ın huzuruna bir demet buğday getirdiğini, hem de öyle insafsızca ki solup sararmış bir buğday demeti getirdiğini gördünüz!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Olayı bu denli ayrıntılı anlatmamın nedeni şuydu: Birincisi, öykünün ahlakî bir öğüt oluşunu olumsuzlamak, olayın bundan daha ciddi boyutları bulunduğunu ortaya koymak amacındaydım. İkincisi ise bu öykünün iki kardeş arasında geçen bir davâ olmadığını, zaman sürecinde iki kanattan, iki tarih hikâyesinden, parçalanmış insanlık serüveninden ve hâlâ bitmemiş olan bir savaşın başlangıcından söz ettiğini anlatmak istiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Hâbil kanadı, güçten düşürülmüş mahkûm kanattır; yani insan toplumlarına egemen mülkiyet düzeni olan Kâbil düzeninin esiri ve tarihin öldürülmüş kesimi durumundaki halktır. Bu savaş, Kâbil’in bayrağının nesilden nesile egemen sınıfların ve Hâbil’in kanının diyet ve çağrısının da nesilden nesile mirasçılarının -adalet, özgürlük ve gerçek iman yolunda savaşım veren mahkûm halkın- eline geçtiği tarihin bitmeyen savaşıdır. Bu savaş, bütün dönemlerde, her çağda bir başka biçimde sürüp gitmektedir. Kâbil kanadının da silahı dindir, Hâbil kanadının da.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu yüzden, dinin dine karşı savaşı da tarihî bir savaştır. Toplumsal şirki, sınıfsal farklılaşmayı yaymaya çalışan şirk diniyle, sınıfsal ve sosyal birliği yaymaya çalışan tevhid dininin savaşıdır bu. Hâbil ile Kâbil, şirkle tevhid, sınıfsal ve sosyal parçalanmayla adalet ve insânî vahdet, aldatmaca, uyuşturma ve mevcut durumu iyi gösterme diniyle bilinç, hareket ve devrim dini arasındaki bu tarihî savaş, âhir zaman dek hep sürecektir. Kâbil ölecek, Hâbilci düzen yeniden gerçekleşecektir o zaman. Bu zorunlu devrim, Kâbil tarihinin sonudur. Böylece, dünya düzeyinde eşitlik gerçekleşir; sonunda tevhid ve insanî kardeşlik istikrar kazanmayı başarır. İstikrar, adalet demek olup, tarih zorunlu olarak oraya varacaktır. Evrensel bir devrim, tarihsel ve sınıfsal bir öç alma biçiminde adalet, kesin olarak insan yaşayışının her yanına yayılacak ve Allah’ın şu müjdesi yetişecektir: “Yeryüzünde çaresizlik ve güçsüzlüğe düşmüş kimseleri insanların önderleri ve yeryüzünün varisleri kılmak istedik.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Bu Hâbil ve Kâbil savaşıyla başlayan ve bütün insan toplumlarında, egemen düzen ile mahkum kesim arasında süregelen diyalektik karşıtlık esasınca gerçekleşecek olan geleceğin zorunlu devrimidir. Tarihin zorunlu yazgısı, adaletin “kıst”ın ve gerçeğin zaferi olacaktır.(5) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;Her dönemde, her birey, aralarında sürekli savaş bulunan bütün -tarih boyunca- bu iki kanatta yerlerini belirleme ve seyirci kalmama sorumluluğunu taşımaktadır. Bu yüzden tarihin belirleyiciliğine inanırken, tarihin zorunluluğu içerisinde bireysel özgürlüğe ve bireyin insanî sorumluluğuna da inanıyorum; birbirine aykırı bulmuyorum bu ikisini. Çünkü tarih, bilimsel bir küllî cebir esasınca hareket halindedir; tıpkı doğa gibi. Ama “ben”, bir insan bireyi olarak, seçmeliyim, tarih çizgisinde hareket etmeliyim; tarihin belirleyiciliğinin bilim gücüyle hızlandırmalı ve ilerlemeliyim ya da bilgisizlik, bencillik ve sınıfsal çıkarcılıkla onun karşısında durmalı ve ezilmeliyim.&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:10;" &gt;NOTLAR&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:10;" &gt;&lt;br /&gt;(1) Burada soydan değil, tip ve düzenden söz edildiğini anımsatırım.&lt;br /&gt;(2)Müminlerden kimileri, insanlığın haramzadelikten kurtarmak amacıyla Hâbil ve Kâbil’in nikahlarını şer’î kılmak için yeni çözüm yolları yaratmışlardır, ama ne yazık ki artık geç olmuş, iş işten geçmiştir! Fakat her ne olursa olsun, bu müminlerin hassasiyetleri, bu büyük ve hayati güçlüğü çözmede gösterdikleri çabalar ve insanlığın ve özellikle de Müslüman toplumun derdini paylaşmaları ve onlara karşı sorumluluk duymaları takdir edilecek bir tutumdur.&lt;br /&gt;(3)Yani örneğin, her ikisi kardeştir ama birinin sözgelimi Kum’da, ötekinin de Paris’te okumuş, birinin “Feza” ve “Mekteb-i İslâm” dergilerini, ötekininse “Zen-i Rûz” [Günün Kadını] ve “İn Hefte” [Bu hafta] (Akşamcının yayın organı) dergilerini izlemiş olduğu ya da kalıtsal bakımdan, örneğin Kâbil’in büyükannesinin “seyyide” olduğunu söyleyemeyiz!&lt;br /&gt;(4)Şair Sa’dî’nin şu dörtlüğüne gönderme var:&lt;br /&gt;"Ben ne deveye binerim&lt;br /&gt;Ne eşek olup yük altina girerim&lt;br /&gt;Ne raiyetim vardır benim&lt;br /&gt;Ne şehriyara köleyim."&lt;br /&gt;(5)Adalet, hak isteme ve insanların haklarını korumsa anlamında olup gruplar ve bireyler arasındaki bireysel ve hukukî ilişkilerle sınırlıdır. Kıst ise, herkesin çalıştığı iş ve sahip olduğu hak ölçüsünde, kanun bunu ister tanısın, ister tanımasın, herkesin payı arasındaki eşitlik anlamındadır. Adalet, yargı kurumuyla, kıst ise toplumsal alt yapı ile ilgilidir. Adaleti sağlamak için yargı kurumunu ıslah etmek, kıst için ise iktisadî düzeni üst yapıda değil, alt yapıda değiştirmek gerekir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102); font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Dr. Ali Şeriati&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:10;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-114122730484035241?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/114122730484035241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=114122730484035241&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/114122730484035241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/114122730484035241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2006/03/tarih-felsefesi-habil-kabil.html' title='Tarih Felsefesi: HABİL - KABİL'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-23222011.post-114122252258874802</id><published>2006-03-01T16:10:00.000+02:00</published><updated>2006-03-01T22:59:32.666+02:00</updated><title type='text'>ALLAH - PEYGAMBER - KİTAP</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/k%3F%3Fv%3F%3Flc%3F%3Fml%3F%3F.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/320/k%3F%3Fv%3F%3Flc%3F%3Fml%3F%3F.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Tarih Tezi" Işığında:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;"&lt;b&gt;Fe-in tevelev Fe- kul hasbiyallâhü Lâ ilâhe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve Huve Rabbül - arşil aziyim."&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;"Eğer yüz çevirirlerse, onlara deki: "Bana Allah yeter. Ondan başka tapılacak ilah yoktur. Ancak ona güvenip bağlandım. Ve o büyük arşın sahibi Rabbimdir".&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Peygamberler, ne zaman toplumcul evrimin ağdalı-karmaşık akışından başları dara düşse; kendi çağlarında tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan (binlerce yıllık kutsallık geleneklerinin kabuğu içinde de bulunsa bilim ve bilgi yüklü olan) "Allah" yorumculuğuna sığınırlardı. Tıpkı modern sosyal devrimcilerin sıkıştıkça "Bize tarihsel determinizm yeter !" deyip demir çarık demir asa bilim - devrim görevlerinde daha fazla yoğunlaştıkları gibi. Çünkü antik peygamberler de kendi ölçülerinde tarihsel devrim görevleriyle müjdelenmiş idiler. Ve tarihsel devrimler en temelde üretici güçler determinizmiyle işleyen komüncül kollektif aksiyonlu insanın, kutsallaşmış (medeniyete geçiş: sınıflı topluma parçalanış) haliydi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kutsallaştırma prosesi de insanlık tarihinin açılıp kapanan ama birbirlerini aşamayan üretici güçler cycle'larına: kendilerini yeniden üretiş devirdaimlerine uyar: &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kutsallaştırma gidişinin son halkasında, son peygamber, son (veda) hutbesinde şöyle seslenir: "Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl kutsal bir gün ise, bu aylarınız nasıl kutsal bir ay ise, bu şehrimiz Mekke nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle kutsaldır, hertürlü tecavüzden korunmuştur."&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Kutsallaştırmanın ilk halkası olan Totemizmde de böyledir: Komün, Totemi'ni kutsallaştırıp o'nu kendi ruhu üzerinde egemenleştirirken, aynı zamanda kan teşkilatlarını - üretici güçleriyle birlikte her şeyini; insanını da kutsallaştırıyordu. Toplum biçimleri geliştikçe kutsallaştırma üretici güçlere yansıdı ama hep aynı temellere uymadan edemedi. Binlerce, onbinlerce yıl sonra bile aynı temeller; açılarak, genişleyerek, tanınmaz boyutlara gelecek ölçülerde de olsa son peygamberin tutumunda böyle dilleniyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="GİRİŞ"&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;GİRİŞ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Konumuz; " Din "; üzerinde en çok spekülasyon: düşünce vurgunculuğu yapılan alan! Oysa tam tersi olması gerekir: öyleyse bilimin en çok kılıç kuşanması gereken alanlardan birisi de din konusu olmalıdır. Bu yüzden bu alanda "İdeoloji" ve "politika" sökemez, sökememelidir. O yavanlıklar ancak bilim ateşiyle durdurulup dönüştürülebilir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Meselemiz hiç de İkincil-üçüncül kategoriden bir iş sayılamaz. Çünkü din konusu, sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde düşünce mekanizmalarında işleyen adeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimidir. Ve insan beyninde kolayca sökülüp atılamayacak derinliklere yapışmış köklere sahiptir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Söküldü sanıldığı yerde, başka bir nesnenin veya konunun Fetişe edilişine: tapımına dönüşmüştür: İnsan şuuru kendisini bilemedikçe ne maddi nesnelerin ne de manevi konuların fetişizmini (tapıncını) aşamaz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İnsan toplumunun gidişine göre daha maddi daha manevi tapınışlar öne çıkmaktan geri durmazlar. Ama bu öne çıkışlar daima insan zihninin işleyiş yasalarına etle tırnak gibi bağlı gelişirler. Çünkü insan üretici gücü toplumsal kanunlarla işlerken, herşey insanın beyin aynasında yansımakla kalmaz; o yansımalar yeniden topluma dönerken etki tepkilerde insan zihni ve toplum, kuşaklar boyunca sürüp giden gelenek göreneklerini oluştururlar. Ve onlar kolay aşılıp - kazınamaz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İnsan toplumu ve düşünüş sistemi, hasbel kader tesadüfî olarak tanrısallaştırmalara kapılmadığı gibi; "Matah" fetişizmine veya nesnelerin tapıncına, illüzyonlarına da öyle gelişigüzel düşmez veya düşürülemez. Başta toplumsal gidiş kanunları etkin bulunur. Her kişide ayrı ayrı yansıyan düşünce işleyişi de, kendi başlarına ayrı birer dünyadır. Ve ayrı bir uzmanlık alanı oluşturur. Fakat toplumsal yasaların işleyişlerinden hayat buldukları için son zerrelerine kadar toplumsaldırlar. Ve kanunumuz içine girerler. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;"Tutkular" insanı yeniden ve yeniden öldürüp diriltebilirler. Bu sadece toplumsal değil, aynı zamanda zihinseldir de. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Modern çağda "Matahlar"ın veya daha geniş anlamda nesnelerin manevi konuların tapınçları aşılmış gibi dururlar. Tarihsel devrimlere kıyasla sosyal devrimler, eski uykuda gezer, şuursuzluktan veya altşuura atılışlarından ve yıkımlarından kurtulmuş sayılırlar. Bilinç ve teşkilatlanma geliştiği ölçüde matahların fetişizmi de aşılır elbet. Ama kutsallaştırmanın öyküsü bitmiş görünmüyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İnsanlığın sosyalizmi yakaladığı günümüzdeki aşamasında bile; "sovyet" insanlarının ölümleri bahasına "duvar"ları aşmaya çalışması, sadece kapitalizmin yarattığı tüketim illizyonlarıyla (kabaca) açıklandığında bile, insan şuurunun hâlâ matah ve nesnelerin tapıncını aşamadığı ortaya çıkar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Maddiyatın maneviyatı ezişi ve tüketişi sürmektedir. Demek modern proletarya da, modern büyük-küçük burjuvalar gibi nesnelerin tapıncının potansiyel tehditi ve tehlikesi altında bulunur. Konu bu kadar ciddi ve ebedi gibi görünmektedir. Stalin ve Mao'ların saraylara taşınmakta gecikmeyişleri tesadüf sayılabilir mi? İrice "Markisist - Leninistler" böyle yaparsa, ufakları kimbilir neler yapmazlar? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;"Tapınçlar" konusu doğrudan kutsallaştırma prosesine ve insan zihninin işleyiş yasalarına bağlıdır. Burada ikincisine giremeyeceğiz. O apayrı ele alınacak başlı başına bir alandır. Fakat dolayısıyla eğilmiş olacağız. Çünkü her ikisi de bir arada bulunur; toplum ve kişi gibi.... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;İnsan toplumu da, canlı türlerinin gelişim kanunları benzeri kendi kanunlarına uyar. Ancak o kanunların kökleri çok derinlerde kaldığı ve büyük sansürlerde toplum biçimleri katmanları altında gömülüp kaldığı için insan toplumunun gidiş kanunlarının olabileceği bile önemsenmedi ve asla kavranmadı. Tarihte hiçbir gidiş kanunu bulunmadığı iddialarına dek sapıldı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;Oysa üzerinde hiç durulmak istenmeyen, insan toplumunun doğadan gelme, ilk doğal ham pırlantası: çekirdeği olan Komüncül Toplum, tarihin bütün kilitlerini açabilecek BİRİCİK anahtardır. Çünkü en ilk temel çekirdek olması itibariyle, toplum biçimlerinin bütün gelişimi kanunlarını kendi içinde saklar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0cm 0cm 6pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 102);"&gt;Dr. Hikmet Kıvılcımlı&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23222011-114122252258874802?l=islamsosyalizm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/feeds/114122252258874802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=23222011&amp;postID=114122252258874802&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/114122252258874802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/23222011/posts/default/114122252258874802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://islamsosyalizm.blogspot.com/2006/03/allah-peygamber-kitap.html' title='ALLAH - PEYGAMBER - KİTAP'/><author><name>CK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16353659350584043050</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos1.blogger.com/blogger/7088/2369/1600/ben.1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
